Dino Buzzati – Yedi Kat ve Yaşamın Belirsiz Durakları

Dino Buzzati‘nin yedi katlı öyküsünün* pek de sakin olmayan ve yerlerinde sabit duramayan misafirleri bu mavi gezegenin endişe torbası misafirlerine ne çok benziyor. Yaşam sevinci seviyeleri ve sağlık belirtilerine göre sınıflara ayrılmış hastalar ( bu dünyada herkes hastalar olarak adlandırılmış, bir bakıma doğru) kısmi olarak benzerlerinden oluşturulmuş çevrelerinde, ötekilerin azap ve kavgalarından uzak yaşama lüksüne ve iyileşme umuduna sahipler. Ancak ufak bir yırtık var bu ince dokunmuş senaryoda. Şık döşenmiş odalar ve son teknoloji ürünü hizmetler alıyor olmak, hiçbiri için o müthiş dizayn edilmiş saray yavrusu yerleşkeyi bir yuvaya dönüştürmüyor. Belli belirsiz ve tahmin edilemez sebeplerle en tepeden alınıp en sefil ve umutsuzların katına atılıveriyor ve bunun en doğrusu olduğuna da el mahkum inandırılıyorlar.

İyi olma halinin sonsuzluğuna olan kuş beyinli inançlarıyla, kendi benzerleri içerisinde bir saadet bulutu tarafından çepeçevre sarılmış ve kurtarılmış gibi yaşayacağını zannedenler için bu yıkımın dehşeti yadsınamaz. Dehşet yerini karamsar bir boşluğa bırakır ve çöküş başlamıştır bile.

Peki farklılıklarımız, ayrıcalıklarımız, sorunlarımız bu kadar net sınırlarla ayrıştırılmamış olsaydı bakış açımız ve onun elinde tasarlanan kaderimiz yine aynı olur muydu? Etrafı yüksek ağaçlarla çevrili yedi katlı bembeyaz binanın yedi katı da bir olsaydı? Yedinci kat en refah olanı; en az hasta olanların hatta hastalık hastası olanların mekanı diyeyim ben. Her katta görece eşitlik. Eşi benzeri görülmemiş bir hizmet. Durumu hafif olan hasta, can çekişen hastanın yüzünü ömrü billah görmüyor ve böylece, can çekişenin yakınlığından dolayı oluşacak rahatsızlıklara maruz kalmadan rahat döşeğinde kitabını okuyarak iyileşeceği günün sevincini kalbinde duyabiliyor. Kinaye benden uzak olsun, keşke bu her bir hasta için geçerli olabilseydi. Can çekişenin ruhu ve iyileşme umudu taşıyanın ruhu hiçbir endişe ve iç karartıcı rahatsızlığa maruz kalmadan el ele gökteki yerlerine tırmanabilseydi. Bu bembeyaz görkemli binanın, yedi katında yedi ayrı dünyayı birbirine değmeden yerli yerinde tutabilen bu yapının bir göğü de olabilseydi eğer…  Ancak böyle bir şey mümkün mü? Zihnini ölüm fikrinden ve bedensel azap tahayyülünden ari tutmaya çalışmak ani bir değişiklikte önlenemez bir krize savurur hastalık hastasını.

İyi olma halinin sonsuzluğuna olan kuş beyinli inancın yıkılıp yerine her ihtimale açık bir kabulleniş, zambağın ve kuşun itaatkar susuşu* eklenebilirse insan zihnine, tüm katların steril havası kaynaşır.  Ölüler dirilerin kalbini yalar, diriler ölü yüzlere bir avuç çiçek yedirir, yaralar önce deşilir sonra kabuk bağlar, her şey olacağına varır ve öz hakiki akıl sağlığına kavuşur hastalar. Böylece, Buzzati’nin Giuseppe’i gibi kim vurduya gitmeden, kandırılmadan, endişeli bir çuvala dönüşmeden, duracağımız yerin sevincini kursağımızda duyarak son durakta seke seke iniveren bir yolcu gibi ılık rüzgara kucak açarız. Söylemesi ne kolay, inanması ne zor!

Bulaşıcı hastalıklar gibi duygular da.  Kederliler bir tarafta, sevinçliler bir tarafta, öfkeliler, umutsuzlar, ağız tadı bozulanlar, sadıklar, sadakatsizler başka başka taraflar da toplanırsa binanın eşi benzeri görülmemiş bir düzen içinde olacağı fikri, yalnızca sağlık ve iyi hallerine sonsuz inancı olanların işine geliyor. Sanki her bir insanın içinde insandan insana sıçrayan ve kötü niyetli zehirlere benzeyen bir ölüm varmış gibi. Ağır hastaların ve ümit kesilmişlerin bulunduğu katın pencerelerine bile bakmıyorlar. Ölüm bulaşırmış gibi. Oysa o bir duygu bile değil.

Giuseppe de birçokları gibi kaçındı. Kendini en üstteki manzaralı refah odasında devamlı bir misafir olarak gördü. Ancak beklenmedik şartlar, yapılan prosedür hataları ve verilen vaatler eşliğinde ilkin çılgınca duvarlara vurdu kafasını, sonra teslimiyet bayrağını çekti. Alt kata, daha da alt kata ve sonunda en alt kata indi. Yorgun göz kapakları gibi kapanan kapkara pencere panjurlarının, birinci katın yok sayılan derin çukurlarından birinin içinde, hiç yazılmamış bir sayfaya dönüştü. Panjurları kapalı her odada muhakkak bir kişi ölmüştür. Salgından, baş edilmesi zor ruhsal hallerden, üzüntüden, kandan ve acıdan ve ölümden kaçınmak.  Görüyorsun ki kaçınmak, bizi hayatta tutsa da hayatımızı bitirir.

*Dino Buzzati / Yedi Ulak, Delidolu yay.

*Soren Kierkegaard / Kırdaki Zambak ve Gökteki Kuş, Pinhan yay.

Yazar Profili

Gülsüm Güller
Gülsüm Güller
1988 Çorum doğumlu, Avrupa İslâm Üniversitesi ilahiyat fakültesi mezunu. Kısa süreli öğretmenlik ve iki yıla yakın içerik editörlüğü yaptı. Akıl fikir müessesesi gibi sitelerde yazıları yayımlanıyor. Halen bayan yanı dergisinde yazmaya devam ediyor.
Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x