Görünüşe göre, AKP’nin 2002 yılı sonunda iktidara gelmesiyle 28 Şubat rejimi son buldu ama aslında tam öyle değil. Daha doğrusu hem öyle hem değil. Evet, genel seçimleri kazanmasıyla kamu otoritesini kullanma yetkisi artık resmen AKP kadrolarına geçmişti, bu anlamda 28 Şubat rejimi sona ermiş oldu. Ama öte yandan, 2000’lerin başlarında seçim kazanmak hâlâ tam olarak iktidar olmak anlamına gelmiyordu. Nitekim, AKP hükümetleri ilk yıllarında eski rejimin “ruh hali”nden tam olarak çıkamamış olan generallerin yakın gözetimi (“fırçalamaları”, tehditleri, meydan okumaları vb.) altında çalışmak zorunda kaldı. Eğer “AB ipi”ne sımsıkı sarılmamış ve bunun gerektirdiği reformları yapmamış olsalardı, iktidarı yitirmeleri, en azından 28 Şubat benzeri bir vesayetçi baskıya mahkûm olmaları işten bile değildi.
AKP’nin bu yeni -özgürlük ve demokrasi karşıtı- rotasından sonraki durakları 17-25 Aralık 2015 yolsuzluk iddialarını kendi iktidarını pekiştirmek için bir fırsata çevirmeyi başarması ve ardından 15 Temmuz 2016’daki darbe icinde darbe girişimiyle bütün ülkede olağanüstü hal ilân etmesi oldu. Türk ordusu küçültüldü, Yeteneksizleştirildi, Ordudaki her tasfiye buna yönelikti siyasi kılıflar uyduruldu ve Liyakatli siyasetçilerin de tasfiye edilmesi buna yönelikti. Bu dönem aynı zamanda yargı başta olmak üzere baştan başa devlet örgütündeki “muhalif” unsurların “FETÖnün tasfiyesi aldı altında kamu kadrolarından uzaklaştırılması ve yerlerinin AKP sempatizanlarıyla doldurulması dönemi oldu. Darbe girişimine karıştıkları veya darbecilere yardımcı oldukları iddiasıyla onbinlerce kişi, bir kısmı eşleri ve çocuklarıyla beraber olmak üzere, cezaevlerine veya tutukevlerine tıkıldı. Bu arada, muhalifleri tasfiye operasyonları devlet teşkilâtıyla sınırlı kalmadı, üniversiteler bile bundan payını aldı. Kürt siyasî hareketine sempati duyanları başta olmak üzere sol eğilimli binlerce akademisyen üniversitelerinden uzaklaştırıldı, bir kısmı hakkında ayrıca ceza davaları açıldı. İktidarın bu işteki en büyük yardımcısı büyük ölçüde partizanlaştırılmış olan yargı ve medya oldu. Basın-yayın sektörü zaten demokratik denetim işlevi göremeyecek şekilde devletleştirilmişti.
Tüm bu değişim ve yeniden yapılanma sonucu Sermayenin büyük oranda el değiştirmesiyle de içlerinde bir uhde olarak kalmış Osmanlı yayılmacı hayallerinin harekete geçirmek için uygun ortamı buldu.
Fakat günü anlayamayan,öngörüsüz rasyonal olmayan Kadroların eksikliği Devlet politikalarını duvara toslamaktan kurtaramayacağı en başından belliydi. Icerde temel Sorun olan Kürt meselesini inkar, diğer azınlık ve inançların basta Alevilerin,üstüne gelen katmerli baskı ve kendisine laik seküler diyen kesimin hayat tarzlarını tehdit kısacası Toplumsal uzlaşmadan uzak, siyasal islam üzerinden yeni bir Toplum Mühendisliği tutmayacaktı.
Fakat basta otokritik baskıcı yönetimlerin özelliği olan narsis, megaloman kişiliklerle kendini ifade eden yeni devlet aklinin aklından zoru olduğunu en nihayet Suriye`de duvara toslayarak görülmüş oldu.
2 Küresel güç arasında zik zak yaparak ne olmayan Devlet olma ciddiyeti ve nede Topluma sözde umut var eden Tek adam Rejiminin umut ve çözüm olmadığını Türkiye Toplumu hep birlikte acı şekilde öğrenmiş oldu ve öğrenmeye de devam ediyor.
Günümüz Dünyasında eksen değiştirmelerin çok büyük zararları göze almadan olamayacağı olsa da umulduğu gibi olmayacağı son Idlip teki askeri kayıplarla anlaşılmış olmasını umuyoruz.
NATO ve ABD`nin Patriot uçaksavar füze sistemlerinin Suriye sınırına geçici konuşlanması talebine Pentagon’dan olumsuz cevabi sonrasın da ise Türkiye yol ayrımına iyice yaklaştı.
Ya simdiyse kadar ki gerek NATO içinde gerekse de Bölgede bağımsız ABD ve Bati politikalarına karşı oyun bozan pozisyonlarını değiştirecek ve fabrika ayarlarına dönecek..
ikinci yol ise Toplumsal iç barısın sağlanması amacıyla AB normlarına geri dönüş ve Demokratik Hukuki ve Siyasal Reformların süratle yapılması. -ki bu şimdiki İktidarla olamayacağı kesin, ya da tam bir Ekonomik ve Toplumsal çöküşle cezalandırılacak.Dövizin basta ABD Dolarının yükselmesi ve yıl sonuna kadar 7 TL olacağı hatta geçeceği tespiti bir iddia değil.
Ki kapı da CAATSA olarak adlandırılan yaptırımlar bekliyor.
Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400 hava savunma sistemlerinin teslimatı başlamıştı. ABD uzun süredir bu sistemlerin alınması durumunda Ankara’ya yönelik yaptırımların devreye sokulacağı belirtiliyordu.
Yayılmacı ve kendinden başka her kesimi yok etmeye ötelemeye ve baskı altına alıp yönetmeye çalışan bu zihniyetin en kara dönemi belki de önümüzde duruyor. Sözde Muhalefetin bir umut olarak secimle değişim olabilir bakış açısı korkarım ki yakın dönemde mümkün değil.
Çünkü AKP iktidarı ve onu koşulsuz şartsız destekleyen ve besleyen kesimlerin de olası bir iktidar değişimi ihtimalinden uykularının kaçtığı aşikâr.
Tüm kamuoyu araştırmalarının gösterdiği gibi AKP seçmeninde de görülen kan kaybı erken ve hatta 2023 seçimlerinin bile olma ihtimalini zayıflatıyor.
Gerek Ekonomik ve gerekse de politik çöküş ve çıkmaz AB ile olan zaten zayıflamış ilişkiyi de Sınırların açılması Göçmenlerin ve Mültecilerin gönderilmeye başlanmış olması, Uçurum Politikasının son Blöfü olarak görülebilir.
İktidarın ve dolayısıyla Türkiye`nin önünde fazla seçenek kalmamış durumda.En son Rusya Savunma Bakanlığının açıklamasıyla Serakibè askeri polis konuşlandırılması Neo Osmanlıcılığın bitimidir. Moskova da 5-6 Mart`ta yapılacak olan görüşme belki de fazla rencide etmeden bir geri çekilisin miadı olabilir .Fakat bu ülke içine pozitif anlamda yansımayacaktır.
Tam tersine tüm enerjisini tüm muhalif kesimlerin, muhalif olan bir kaç Medyanında zap tu rap altına alınmasıyla devam edecektir.
Çünkü artık ne AB üyelik hayallerini gerçekleştirecek bir iktidar ve ideoloji ve ne de Toplumsal uzlaşma için koşullar mümkün değil.
Daha önceki Devlet ve Cumhuru yazımda da belirttiğim gibi
Etniksel ve İnançsal olarak Türkiye`nin çoğunluğunu oluşturan Türk Dindar,Müslüman kesim ( küçük bir kesim haric) gerek Ahlaki ve gerekse de Adalet duygusuyla neden haksızlıklara ses çıkarmamaktadır ?
Müslüman din kardeşlerimiz dedikleri Suriyeli Mülteci/Göçmenler dahil küfürlerle hakaretlerle gönderirken hep kendine Müslüman olan Türk Toplumunun karakter, kişilik ve psikolojisi ne kadar normaldir?
Çünkü Toplumların biatçi bir genetiğe sahip olmamaları geçmişlerinde yaşanılan tarihlerinde saklıdır.
Yani Toplum sorgulayıcı olmayı öğrenmiştir.
Lakin Selcukludan tutun Osmanliya kadar bütün beylikler dönemi dahil Devlet ve devletin politikalarına gerçek anlamda eleştirel yaklaşıp tepkisini göstermemiş tam tersine inançlı bir Teba olmaya devam etmiştir.
Ne yazık daha ne kadar acı ve savaş, hukuksuzluk ve çöküş yasayacağımız Bölgesel ve Küresel aktörlerin elinde…
Veysel Tekin
SONHABER











