Yaşam aslında bütün canlıların, gelecek kaygısı olmadan, huzur ve güven içinde, doğumla ölüm arasında geçirdiği görece bir süre olmalı. Kiminin ömrü bir gündür, kiminin yüzyıl; kiminki zorludur, kiminki kolay. Uçar, yüzer, koşar ama hep bir “hedef” peşindedir. İşte o “hedef”i bize yaklaştıran sanattır. Bütün sanat dalları duygu aktarımıdır; her biri kendi başına bağımsız olsa da bir örgünün içinde, bir bütün oluşturur. Duygu yükünü ve gerçeklik gerilimini taşır; kim neyi, niye, ne kadar alacaksa artık.
“Dünyanın en ünlü tanınmamış sanatçısı” diye tanımlanan Yoko Ono -ki bizde çoğunlukla yalnızca John Lennon’un Japon eşi olarak bilinir- 70 yılı aşkın süredir kavramsal sanat üretiyor; entelektüel birikimi ve deneyimiyle birçok insana, yapıta, duyguya ruh üflüyor. İki dünya savaşının arasında doğup çocukluğunu İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçirmiş olması, barışçıllığında muhakkak ki büyük rol oynuyor. 1961 tarihli “Soprano İçin Ses Parçası“nda şöyle diyor:
“Haykır:
- rüzgâra karşı
- duvara karşı
- gökyüzüne karşı”
1961’den günümüze çok şey değişti: teknoloji gelişti, Ay’a gidildi, insanlar evlerinde çekirdek çitleyerek, canlı yayında savaş seyretti ve daha neler… Peki değişmeyen ne? Göç. O zaman da insanlar sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel nedenlerle bir yerden bir yere göçüyordu; şimdi de öyle. Üstelik göç nedenlerine bir de ekoloji eklendi: küresel ısıtmanın getirdiği susuzluk, bir de enerji kıtlığı.
Siz yoksanız sergi de yok!
Yoko Ono’nun “İçses ve İçyapı” sergisi; izleyicisini içine çeken, düş kurmaya ve düşünmeye çağıran, dahası yeni ufuklar açan, önemli olduğu kadar gerekli bir sergi. Akbank sponsorluğunda, MUSAC işbirliğiyle, Sabancı Müzesi’nde Aralık sonuna kadar görülebilir. Müze alanına yayılan yapıtlarıyla sarıp sarmalıyor sizi o düş(ünce). Yola “Düşle” ile giriyor, “Milliyetsiz (ya da görünmez) Bayraklar“la çıkıyorsunuz. “Gökyüzü Merdivenleri“ne tırmanmaksa belki de bambaşka bir duygu yükü.
Tam da burada iki şey geliyor aklıma: “sanatın pasaportu olmaz” sözü ve Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı“. Uyar’ın o şiiri de, herkesi uyanık kalmaya, başını kaldırıp göğe bakmaya çağırır; Ono’nun gökyüzü işleriyle tuhaf bir biçimde aynı yerden konuşur. Farkı var mı, siz söyleyin: aynı duygu, aynı gökyüzü, aynı insanlar.
Orada da bitmiyor: “Yükseliş“, dünyanın dört bir yanından kadınların mektuplarıyla şiddete ve tacize karşı deneyimlerini paylaşmaya; bir anlamda patriyarkayla mücadeleye, toplu bir direnişe katılmaya çağırıyor izleyiciyi. Bu çalışmanın parçası olmak isteyenler, yalnızca gözlerinin göründüğü bir fotoğrafla, yaşadıklarını anlattıkları bir metni yokoono.ssm@sabanciuniv.edu adresine göndererek projeye katılabilir.
Düş(ünce)lerle kurulan resim!
Kabul edelim: Yoko Ono yalnızca kavramsal sanatla sınırlandırılamaz. Hem feminist sanatın öncüsüdür hem de alabildiğine barışçıl. Bir de unutulmaması gereken şu var: “başkaları tarafından yapılmak üzere tasarlanmış” resimlerinin doğasında “hiç ölmeyen bir rüzgâr” eser. “Kafada kurulacak resmin” bir inşa olduğunu; yeni bir şeyin oluşması, yaratılması ve yansıması anlamına geldiğini; dahası daha büyük bir bütünün parçası olduğunu söylüyor. Yok, söylemiyor; kendi deyişiyle haykırıyor.
“İçses ve İçyapı” sergisi, Yoko Ono’nun şiirden desene, fotoğraftan videoya, heykelden enstalasyona uzanan uzun yıllara dayalı çok katmanlı üretimini bir araya getirirken, sanatçının pratiğinin merkezindeki izleyici katılımını da istiyor. Böylece sanatla izleyici arasındaki mesafeyi kaldırıyor; kurulan duygu bağıyla tek bir yapıtı toplu bir üretim sürecine dönüştürüyor. Şöyle diyor: “İki kişinin birlikte gördüğü bir rüya olabilir, ama iki kişinin birlikte gördüğü bir sandalye olamaz.” Buradan yola çıkarsak, sergideki yapıtlar izleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp doğrudan eserin oluşumuna sokuyor. Yine kendi sözleriyle: “Bence bir sandalyeyi olduğu gibi görebiliriz. Ancak sandalyeyi yakınca görürüz ki kafadaki sandalye yanmaz ya da yok olmaz.” Öyleyse “düşle”meye devam!












