Bir toplumun nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, yalnızca seçim sonuçlarına değil; insanlara hangi hayatın “normal” diye dayatıldığına da bakın.
Bir zamanlar düğünler halkındı.
Köy meydanlarında, mahalle aralarında, imece kültürüyle yapılırdı. İnsanlar birbirlerine yük değil, destek olurdu. Düğün dediğin şey; iki insanın, iki ailenin ve bir toplumun ortak sevinciydi. Gösteriş değil dayanışma vardı. İsraf değil paylaşım vardı.
Bugün ise düğünler giderek halkın elinden alınmış, piyasanın eline teslim edilmiştir.
Kapitalist tüketim kültürü, evliliği bile bir sektör haline getirmiştir. Düğün salonlarından organizasyon şirketlerine, takı baskısından sosyal medya gösterilerine kadar her şey gençlerin cebine değil, sermayenin kasasına hizmet etmektedir. İnsanlar mutlu olmak için değil, başkalarına kendilerini ispatlamak için harcamaya zorlanmaktadır.
Sistem gençlere şunu söylüyor:
“Eğer pahalı bir düğün yapamıyorsan başarısızsın.”
“Eğer yüzlerce kişilik salon tutamıyorsan eksiksin.”
“Eğer sosyal medyada gösterişli görüntüler paylaşamıyorsan değersizsin.”
İşte tam da burada büyük bir toplumsal mühendislik devreye giriyor.
Çünkü borçlu insan daha kolay yönetilir.
Gelecek kaygısı taşıyan insan daha az sorgular.
Geçim derdine düşen insan haklarını savunmaya daha az vakit bulur.
Bugün milyonlarca genç işsizlikle, düşük ücretlerle ve hayat pahalılığıyla mücadele ederken; aynı gençlerden yüzbinlerce liralık düğün masraflarını karşılamaları bekleniyor. Sonra da neden evlenmiyorlar diye soruluyor.
Nasıl evlensinler?
Bu ülkede kaç genç zengin bir ailenin çocuğu?
Kaç genç milletvekili çocuğu, holding sahibi çocuğu ya da ayrıcalıklı çevrelerin içinde büyüdü?
Halkın çocuklarına sunulan şey refah değil; kredi, borç ve bitmeyen ekonomik yüklerdir.
Üstelik mesele yalnızca ekonomik de değildir.
Bazı çevrelerde gelin ve damat üzerinden kurulan baskılar, bitmek bilmeyen talepler, altın yarışları ve gösteriş rekabeti gençleri daha evliliğin ilk gününde tükenmişliğe sürüklüyor. İnsanların değeri karakterleriyle değil, takılan altınların miktarıyla ölçülmeye başlanıyor.
Bu, kültür değil; kültürün metalaştırılmasıdır.
Bu, gelenek değil; geleneğin piyasaya satılmasıdır.
Çünkü gerçek gelenek, gençlerin önüne faturalar koymak değil; onların yuva kurmasını kolaylaştırmaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey daha büyük düğün salonları değil, daha adil bir ekonomik düzendir.
Daha fazla gösteriş değil, daha fazla dayanışmadır.
Daha fazla tüketim değil, daha fazla insanca yaşamdır.
Çünkü bir toplumda gençler evlenmekten korkuyorsa, çocuk sahibi olmayı ekonomik bir risk olarak görüyorsa ve hayatlarının en mutlu günü olması gereken günün hesabını yıllarca ödeyecekleri borçlarla karşılıyorsa, orada sorun gençlerde değil; onları bu çıkmaza sürükleyen düzendedir.












