“Dünyanın bütün sabahları bir daha dönmeyesiye uçup gider.”

Fransız yazar Pascal Quignard’ın aynı adlı eserinden uyarlanan “Dünyanın Bütün Sabahları / Tous Les Matins Du Monde” filminin yönetmen koltuğunda Alain Corneau oturuyor.  Film, XVII. yüzyıl Fransa’sında viyola dö gambanın büyük ustası Mösyö Sainte Colombe ve Marin Marais’in aralarındaki ilişkiyi merkeze alıyor.

 

Barok döneminin müzik alanında önemli temsilcilerinden olan iki müzisyenin yollarının kesişme hikâyesini bize görsel ve işitsel bir ziyafet olarak sunan yönetmen Alain Corneau, zihinlere “Acı da müzik de evrensel ve birleştiricidir” notunu bırakıyor. Kendisi de bir Jazz müzik sanatçısı olan yönetmen Corneau, muhteşem oyunculuk performansı ve yakından tanıdığı müziğin gücünü kullanarak daha ilk sahneden izleyiciyi yakalamayı başarıyor.

 

 

 

İki kız çocuğu babası Mösyö Sainte Colombe’nin, eşini kaybettikten sonra inzivaya çekilerek ruhundaki acıyı parmaklarına aktarışı, sevdiği kadın olmadan yaşamaya dayanma süreci, düşsel estetik gücü yüksek bir anlatımla başarılı şekilde seyirciye geçiyor.

 

Her sahnesi nakış gibi işlenmiş filmde, özellikle yönetmenin ışığı büyük bir ustalıkla işlediği sahneler, karanlığa ve ışığa hükmeden ressamı Caravaggio’nun elinden çıkmış tabloları izlemenin hazzına eşdeğer bir tat bırakıyor.

Bu ziyafetin kulaklarımıza ulaştıransa, barok dönemin az bilinen eserlerine hayat vermiş

Katalan viola de gamba virtüözü Jordi Savall.

 

“Acıların Mezarlığı”

Ormanın içinde, saraydan ve gösterişten uzak bir ev…. Bir öğleden sonra ansızın ölüme kucak açan bu ev, acı ve gölgelerin arasında ruhunu müziğe adayacak hayatlar doğruyor. Dünyadan ve sevdiği her şeyden elini eteğini çeken Colombe, artık yalnızca violanseli, bedeni ve düşleri ile paylaşmak için inşa ettiği küçük kulübesinde varlığını hatırlayabiliyor.

 

Büyük sanatçıların acıları da büyük oluyor. Colombe için somut dünyaya dair ne varsa anlamını yitirerek “Acıların Mezarlığı”nda kayboluyor. “Acıların Mezarlığı” katlanılmaz yoksunluk duygusunu katlanılır kılıyor.

“Ben kendimi yedi telden çıkan sese ve kızlarıma adadım” diyen Colombe’nun kaybedilen gölgelere ağıtlarla başlayan bu inziva süreci zamanla, yaşayan gölgelere ağıt ve kendi ruhuna ulaşma erdemliliğine dönüşüyor.

 

“Sizi acılarınızdan dolayı kabul ediyorum. Sanatınızdan dolayı değil”

Sonra zamanın bile akmadığı bu eve kırmızı elbiseli bir “Çılgınlık” geliyor… Marin Marais.  Yıllarca kralın sarayında şarkı söylemiş, ergenlik zamanı geldiğinde ise sesi çatladığı için kapı dışarı edilmesiyle sesine küsmüş bu kendine güvenen genç  sanatçının gelişi, uzun zaman sonra yüzlerde minik bir tebessüm oluşturuyor. Viyolonsel virtüözü olmak isteyen, notaları ustaca kullanan genç hevesli delikanlıya gerçek müzik öğretiliyor. Öğrenci adayının kabul edilmesinin tek sebebi ise Colombe ‘un onun acı çekme duygusunu hissedebilmiş olması.

Müziğin yalnızca acı çekme duygusuyla icra edilebileceğine inanan Sainte Colombe Ile Marin Marais arasında şöyle bir diyalog geçer:

“Notaları ustaca kullanıyorsunuz ve bazen de sevimli. Ama ben müziği duyamadım. Danseden insanlar için çalabilir, sahnedeki şarkılara eşlik edebilirsiniz. Yazdıklarınız beğenilir ve kimse sizi eleştirmez. Hayatınızı kazanırsınız, müzik yapmadığınız hayatınızı, ama bir müzisyen olamazsınız. Hissedebilmek için bir kalbiniz var mı? Dans etmekten veya kralın kulaklarını neşelendirmekten başka seslerin ne işe yarayabileceği hakkında bir fikriniz var mı? Sizin sesinizin çatlaması sonrasıydı beni etkileyen. Sizi acılarınızdan dolayı kabul ediyorum. Sanatınızdan dolayı değil”

Engele çarpan rüzgar, genç bir kadının iç çekişleri, yaşlı bir adamın acıklı sesi…  İnsana ve doğaya dair ne varsa hepsini dengeli bir armoniye dönüştüren Colombe, bütün bu duygu ve birikimini kendi parmaklarından Marais’a parmaklarına aktarmayı kabul ediyor.

 

 

 

Müzik nedir? 

Marais parmaklarında taşıdığı bu gücü kralın hizmetine sunmayı seçiyor. Daha sonra kendisinin de gözyaşları içinde sayıklayacağı gibi ‘Müziği altına tercih ediyor’. Fakat ustasının süsleme ve yeni notalarını dinlemek için gizlice yaptığı ziyaretlerine yıllarca devam ediyor. Bu ziyaretlerin sonuncusunda Marais’ı sarsacak bir diyalog gelişiyor:

-Sizden son bir ders daha isteyebilir miyim?

+Size ilk dersi verebilir miyim? Müzik konuşmak için burada ama sözler müziği konuşmak için yetersiz. Çünkü o insani bir şey değildir. Sonunda bunun kral için olmadığının farkına vardınız mı?

-Tanrı için olduğunu fark ettim.

+O zaman yanılmışsınız. Çünkü Tanrı konuşur.

……..

-Bilemiyorum bayım. Bilemeyeceğim. Sanırım ölümü tatmalıyım.

+ Hatta yakın kendinizi

Bu son emirle birlikte Marais için artık tüm değerler yerli yerine oturuyor, müziğin insanın tüm yaşadıklarıyla tam da kendisi olduğunu anlıyor.

 

“Tüm notalar ölerek bitmeli”

Filmi bitirdikten sonra en başa dönüp Gerard Depardieu’nun muhteşem performansını yeniden izlemek isteyeceğinize eminim. 115 dakika boyunca izlediğiniz her sahnenin duyguları toplamının o ilk beş dakikada özetlenmiş olması da bana kalırsa bu nefis filmin en etkileyici yanı.

tous les matins du monde ( Youtube)

 

Haber Etiketleri
Yazılmış yorum yok

Yorum Bırakınız