Dünyanın en yoksul lideriydi, dediler ona.
Oysa belki de dünyanın en zengin insanlarından biriydi. Çünkü zenginliği parayla, makamla, saraylarla değil; özgürlükle, vicdanla ve insanın ne kadar az şeye ihtiyaç duyabildiğiyle ölçüyordu.
José “Pepe” Mujica…
Uruguay’ın devlet başkanı olduğunda önünde başkanlık sarayının kapıları açıktı. O ise sarayda yaşamayı değil, eşiyle birlikte mütevazı çiftlik evinde kalmayı tercih etti. Gösterişli makam araçları yerine eski Volkswagen’ini kullandı. Başkanlık maaşının büyük bölümünü bağışladı.
Çünkü onun için devlet başkanlığı zenginleşmenin değil, halka hizmet etmenin makamıydı.
Ama Mujica’nın hikâyesi başkanlık koltuğunda başlamadı.
Gençliğinde ülkesindeki eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı mücadele eden Tupamaros hareketinin içinde yer aldı. Silahlı mücadeleye katıldı. Yakalandı, vuruldu, tutuklandı. Askerî diktatörlük yıllarında uzun yıllar cezaevinde kaldı; bunun önemli bir bölümünü ağır tecrit koşullarında geçirdi.
Bir insan düşünün…
Yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakılmış, yalnızlığın ve çaresizliğin en ağır hâlini yaşamış; fakat özgürlüğüne kavuştuğunda hayatını kin ve intikam üzerine kurmamış.
İşte Mujica’yı benim gözümde asıl büyüten budur.
1985’te Uruguay demokrasiye dönerken özgürlüğüne kavuştu. Silahların yerini siyasetin alması gerektiğine inandı. Milletvekili oldu, senatör oldu, bakanlık yaptı ve sonunda halkının oylarıyla ülkesinin cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi.
Fakat makam yükseldikçe onun yaşamı değişmedi.
Çünkü Mujica için asıl mesele iktidara sahip olmak değil, iktidarın insanı ele geçirmesine izin vermemekti.
Bugün dünyaya baktığımızda liderlerin saraylarını, makam araçlarını, koruma ordularını, servetlerini konuşuyoruz. Mujica ise bize başka bir soruyu bıraktı:
Bir insanın gerçekten ne kadar şeye ihtiyacı vardır?
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı burada başlıyor.
Daha büyük evler, daha pahalı arabalar, daha fazla para, daha fazla eşya… Bunlara sahip oldukça özgürleştiğimizi düşünüyoruz. Oysa Mujica tam tersini söylüyordu: Sahip olduğumuz şeyler arttıkça onları korumak, çoğaltmak ve sürdürmek için hayatımızdan daha fazla zaman harcıyoruz.
Sonunda eşyalarımıza sahip olduğumuzu düşünürken, belki de eşyalarımız bize sahip oluyor.
Bu yüzden ona “dünyanın en yoksul devlet başkanı” dediler.
Oysa Mujica kendisini yoksul görmedi.
Onun düşüncesinde yoksulluk, az şeye sahip olmak değildi; sürekli daha fazlasına ihtiyaç duymaktı.
13 Mayıs 2025’te José Mujica bu dünyadan ayrıldı.
Ardında büyük bir servet bırakmadı. Görkemli saraylar, yatlar, lüks otomobiller de bırakmadı.
Ama belki hepsinden daha değerli bir soru bıraktı bize:
Hayatımız boyunca daha fazlasına sahip olmak için uğraşırken, yaşamaya ne kadar zaman ayırıyoruz?
Belki Mujica dünyanın en yoksul lideri değildi.
Belki biz, zenginliği yanlış yerde arıyorduk.












