Narsisizm Çağı’nın en belirgin yansıması olan “ben” kültürü, bireyleri “tek, biricik” oldukları yönünde aşırı duygularla kuşatmış durumda. Sistem, bireye “kişiye özel” tasarlanmış bir dünya sunarak bireyin davranışlarını kolayca yönetiyor.
Günümüz eğitim endüstrisi de bu aşırı duygulanımdan sonuna kadar yararlanıyor.
Devlet okullarının fiziksel ve ekonomik yetersizliklerinden doğan açığı kapamaya çalışan özel kurumlarda eğitim, pazarlama kültürünün etkisiyle çoktan ticarileşti. Ders materyalleri de bir “tüketim nesnesi” olarak pedagojik bir gereklilikten çok “sen özelsin” vurgusuyla market rafından özenle seçilen bir ürüne dönüştü.
Geçen gün bir öğrencimin masasında gördüğüm o pırıl pırıl, üzerinde yaldızlı harflerle isminin yazdığı şık kutu, artık sadece bir kitap seti değildi. Üzerinde kocaman harflerle “SEN ÖZELSİN” yazıyordu. Eskiden bir poşetin içinde, bazen de elden öylesine verilen o sıradan sınava hazırlık kitapları, “ayrıcalıklı olma”nın bir göstergesi haline getirilmişti.
Geçmişte özel eğitim kurumlarında “öğretmen odaklı” bir anlayış söz konusuydu. Kurumlar alanında uzman, pedagojik formasyonu yüksek öğretmenlerle çalışmaya özen gösterirdi. Yayıncılık günümüzdeki gibi gelişmemişti ve yayın hazırlama sorumluluğu da öğretmenindi. Bu, öğretmenin yükünü artırsa da o günün koşulları içinde başka seçenek yoktu. Öğretmen değerli, öğrenci profili ve eğitim kaliteliydi. Velinin ve öğrencinin kuruma bağlılığı, akademik başarıya imza atan öğretmenler üzerinden değerlendirilirdi.
O günlerden bugüne çok şey değişti. Günümüzde bilgi her yerde. Bu yüzden eğitim kurumları ve yayınevleri artık sadece bilgi üretmiyor; bu bilgiyi “parlatıp” pazarlayan stratejik şirketler gibi davranıyor. Sistem, velilerin narsistik açlığını doyururken en sıradan materyalleri ayrıcalık ifade eden bir ürüne dönüştürmenin maliyetini de veliye yüklüyor. Öğrenciler ise maalesef bu pazarın “sen özelsin” illüzyonuyla kuşatılmış en kıymetli müşterisi konumuna indirgeniyor.
Sistem, geleceğe yön verecek yaratıcı bilinçleri köreltip ruhu, hayalleri olan gençleri puanlarla, netlerle, verimlilik tablolarıyla değerlendirildikleri o kutuların içine hapsetmiştir.
Buradaki ironi “standart” bir hizmetin “ayrıcalıklı bir deneyim” gibi paketlenmesi; trajik olansa modern bireyin “özel olma” uğruna aslında bir gelişim süreci olan eğitimin ticarileştiğini göremeyecek kadar körleşmiş olmasıdır.
Daha geç olmadan gözler açılmalı ve “gerçek eğitim”in bilimselliğe, düşünüp üretmeye dayalı olduğu hatırlanmalıdır. Çünkü gençlerimizin hapsedildikleri kutulardan çıkmaları ancak eleştirel düşünceyle olanaklıdır.












