Akıllı telefonların, sosyal medyanın ve başka dijital platformların hâkim olduğu bu çağda derinlemesine odaklanma becerimiz giderek azalıyor. Odaklanmak birçok insana artık daha zor geliyor.
Tek bir konuya saatler ayırdığımız, zihnimizde demlenmesine izin verdiğimiz günler geride kaldı. Akıllı telefonların içinde hapsolduk. Teknoloji şirketleri -Facebook, İnstagram, X, Tiktok- bizi ellerinde tutmak için her yola başvuruyor. Hızlı akışlar, kısa videolar, bildirimler, beğeniler hayatı yaşama biçimimizi şekillendiriyor.
Çalışırken, dinlenirken, kahve içerken, bir sohbete katılırken hatta yürürken telefonlar elde. Her zaman, her şeyle bağlantıdayız ama nadiren tam olarak içindeyiz.
Bu yüzden beyni sürekli uyarılmaya alıştırılmış insanların, özellikle de öğrencilerin dikkat eksikliği krizi büyüyor. Öğrenciler, uzun ve karmaşık bilgileri öğrenmek için gerekli olan derin odaklanma becerisini gösteremediklerinden çabuk sıkılıyor, telefon ekranını kaydırdıkları gibi anlatılanları kaydırıp dersin bir an önce bitmesini istiyorlar. Bunu derslerimde sık sık yaşıyorum. Ben daha bir bölümü bitirmeden diğer bölümle ilgili bir soru soruyor ya da bir anda akıllarına gelen bir şeyi anlatmaya başlıyorlar. Konuyla ilgili olsun ya da olmasın.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) yüzyıllardır var olan nörogelişimsel bir bozukluk olsa da bu tanıyı almamış öğrencilerimde bile DEHB semptomlarını görmek mümkün. Geçenlerde bu gerekçeyle doktora götürülen bir öğrencim aldığı ilaçlardan söz etti. Sabah ayrı, akşam ayrı ilaçlar reçete edilmiş. Bu tip ilaçlar kullandığında çarpıntısının olduğunu, kendisini ölecek gibi hissettiğini söyledi.
Evet, ilaç kullanan öğrencilerim hep vardı. Ama artık sabah ayrı, akşam ayrı ilaç kullananlar var. Sayıları artıyor. İlacı bitince panikleyen, “Ben şimdi nasıl ders çalışacağım?” diye ağlayan öğrencilerim de var, ruh hali günü gününe uymayan öğrencilerim de.
Geçen gün bir öğrencim şöyle dedi:
“Annem, ilaç alırsam Einstein olacağımı sanıyor.”
Bu cümleye gülsem mi ağlasam mı bilemedim.
Öğrencilerin ilaç kullandıkları için akademik başarılarının artacağını düşünmek yüksek bir beklenti. İlaçlar, davranışları kontrol altına alıp odağın iyileşmesini sağlayabilir ancak verimli ders çalışma alışkanlığının oluşmasına etki etmez. Akademik başarı emek ister. Bu beklenti, öğrencilerin elde ettikleri olumsuz her sonucu dikkat eksikliğine bağlamalarına yol açıyor. Artık öğrenciler, “Yeterince çalışmadım, tekrar etmedim ya da soru çözmedim.” demek yerine “dikkat eksikliği” nin ardına sığınmayı tercih ediyor.
Günümüzde etkileşimli beyaz tahtalar, dijital uygulamalar, yapay zekâ destekli öğrenme araçları, akıllı defterler kişiselleştirilmiş eğitim sağlıyor. Bu, öğrencilere kolaylık sağlasa da yeni sorunlar yaratmakta. Çünkü ekranlar, akıllı defterler her şeyi hazır sunuyor. Not alan öğrenciler tarihe karıştı. Dinleyerek her şeyi öğrenebileceklerini sanıyorlar ama sadece yüzeysel bir kayıt yapıyorlar. Hızlı, kısa, değişken, eğlenceli olmayan hiçbir şeyle ilgilenmediklerinden kırk dakika boyunca tek bir şeye odaklanmakta zorluk çekiyorlar.
Bir öğrenciyi masa başına oturtamadığımızda gerçekten onun nörobiyolojik durumuna mı bakmalıyız yoksa teknolojiyi, dikkat dağıtıcı bir unsur haline getirmeden öğrenmeyi geliştirmek için nasıl kullanabileceğimize mi?
Bugün öğrenciler bir yandan dijital dünyanın hızına maruz kalıyor, diğer yandan sınav sisteminin, ders yükünün, başarı beklentisinin baskısına. Arada sıkışan dikkatlerini “bozukluk” etiketiyle açıklamak kolay.
Belki de asıl bozuk olan, dikkati tüketen bir çağda derin düşünmeyi talep eden ama bunun koşullarını oluşturmayan yetişkin dünyasıdır. Yapmamız gerekense öğrencilerin beyinlerini düzeltmeye çalışmak yerine onların yaşadığı dikkat iklimini düzeltmektir.







