Hiç sordunuz mu kendinize, yaşam nedir diye… Yok, öyle kolaya kaçmadan cevap ver(ebil)diniz mi kendinize. Kendinizi kandırmıyorsunuz, değil mi? Her ne söylediyseniz biz inanırız, asıl olan sizin inanmanız. “Rüyalar her istediğini gerçekleştiremeyen insana anlık kıyağı değil midir hayatın, dedim kendi kendime. İnsanın içi niye var zaten, değil mi?” diye soruyor Emin Şir, yeni romanı Ela Rosa’da. Sahi, bir roman bu, sormak gerek yazarına kendini arayış için bir ipucu mu yoksa aradığı? Arayarak kendini var ettiğine inanan bir kadının öyküsü Ela Rosa’da anlatılan. Haklısınız, bilmem kaç bin yıldır sonsuzlukta dönüp duran bu Dünyada aradığını bulan olmuş mu; ama ararken kendini var eden o kadar çok ki! Birisi de sizsiniz, haksız mıyım?
Emin Şir, şiirleriyle tanıdığımız bir yazar; çok kitabı var, birçok da alıntılayanı, ezberleyeni, sosyal medyada paylaşanı… Kendisinin çok başarılı bir şiir okuyucusu olduğunu birçok etkinlikte okuduğu şiirlerle nasıl da duygu seli yarattığını bilenler var, bilmeyenler sosyal medyadan izleyebilir kuşkusuz. Benim de bilmediğim, 13 dilde seslendirilen öykülerinin “mental sağlık uygulamasında” 40 milyondan fazla insana ulaştığı… Nereden bulunur öyküleri, peşine düşmeli…
Umudun bir bedeli vardır!
Kendini bulmak için ıssız bir kasabaya giden Jülide, dalganın sesinden, rüzgârın hışırtısına, çakılların biçiminden çayın kokusuna, şarabın rengine, uzakta, çok uzakta sisler içindeki dağların tepelerindeki bulutlardan ayak seslerine her tınıyı, her titreşimi, her rengi, her hareketi, her sözcüğü(n yüklendiği anlamı) kendince yorumlamaya başlar. Ya onun mihmandarı olan Roserin? O ne düşünüyordur acaba? Onun aklından geçenler nelerdir? Sahi iki ayrı -ve birbirini tanımayan- kişinin aynı düş(ünce)lerde buluşması mümkün müdür?
Yazar, mitolojiden, denemelere, şairlerin dizelerinden romanlardan aklında kalanlara dek, hemen her yaşamın her anından, her alanından kendine kalanları yedirmiş yazdıklarına. Bu, onun şairliğinden gelen bir yeti kuşkusuz, kurguyu iyi biliyor (hareketli görüntü çalışmaları da var belgesel-imsi) ve başarıyla aktarıyor okuruna.
Her şey değişir…
“Meşeler, kayınlar, gürgenler, kestaneler yavaş yavaş kırmızı ve sarının tüm tonlarına bürünüyor. Mevsimin görkemli ama ağırbaşlı vedası bu, rüzgâr yaprakları birer birer savururken. Doğada ağaçlarla, kuşlarla, akıp giden ırmakla, yağmurla, akıntıya karşı yüzen alabalıklarla, çiçeklerle, börtü böcekle yaşanan bir huzurla doluyor insanın içi” diyor, kendini aramak için yola çıktığında. Arkasından da her şeyi kaybetme korkusuyla huzursuzluk duyduğunu da… insan kendini bulduğunda, sadece kendisi midir? Bir başka şekilde sorarsak, aramaya başladığı kendisi, değişmemiş midir bunca yol(culuk) boyunca. Aradığı kendisi midir diye bir soru kasap çengeli örneği takılıyor kafama… Edip Cansever yetişiyor imdadımıza: “Sarılıp gövdesine sımsıkı bir kadın kendini doğurabilir isterse.” Suç ve cezayı da, iyilikle kötülüğü de, adaletle hukuku da, barışla ihaneti de bu çerçevede görmek gerektiğini söylüyor Emin Şir “Ela Rosa’da”.
Pandeminin taşıdıkları…
İnsan kendisiyle yeniden buluştu pandemiyle. Koyup önüne yaşadıklarını, yaşananları bir kez daha karşılaştırdı, boşluktan istifade; evden çıkamayınca, birileriyle buluşamayınca -delilik diyebilir bazıları, depresyon da denilebilir- sarmal bir ip oldu, hani öyküde fasulye ağacına tırmanan çocuğun düşlediği gibi ve tırmandı. Bulutların üzerinden baktı kendisine de dünyaya da. Şuna karar verdi sonra: Beden yaraları iyileşse de ruhunkiler kabuk bağlıyor sadece.
Emin Şir, günlük şeklinde kurguladığı, yaşamın ta kendisi olan önemli dönemeçlerle okura da -bir kez daha düş(ünce)lerle buluştuğunu- anımsatıyor; daha da önemlisi, bu önemli dönemeçlerin, alıntıların, dizelerin, yaşamın içindeki her şeyin bizleri yenilediğini kanıtlıyor.
Ela Rosa
Emin Şir
Roman
Dipnot Yayınları, Ocak 2025, 182 s.












