İran halkın dramı, 1 Şubat 1979 tarihinde Ayetullah Humeyni’yi Paris’ten alıp Tahran’a gönderen irade tarafından belirlendi. Bu irade, kendi stratejik çıkarları doğrultusunda toplumu ortaçağ karanlığına attı ve İran halkı 47 senedir bu felaketten kurtulamıyor. İran halkı için dram Karayipler’de Guadeloupe adasındaki toplantıda başladı. Bu adada, Ocak 1979 tarihinde dört Batılı ülkenin lideri (ABD, Fransa, Almanya, İngiltere) bir araya geldi. O günlerde de Batı bugün olduğu gibi sıkıntı yaşıyordu. Çünkü SSCB Afganistan’ı işgal etmiş, İran’da kitleler Rıza Pehlevi’ye karşı ayaklanmış ve Türkiye’de düşük yoğunluklu iç savaş yaşanıyordu. İran’da zorba rejime karşı ayaklanan halk, liberaller, laikler, demokratlar, din adamları ve komünistleri de kapsayan çok renkli, geniş bir ittifak kurmuştu.
Dört büyük devletin 1979 yılındaki toplantı nedeni, Rıza Pehlevi’nin devrilmesi halinde, güçlü İran Komünist Partisi (TUDEH) nedeniyle ülkenin tamamı veya bir bölümünün SSCB’nin kontrolüne girme riskiydi. Toplantı sonucunda, Rıza Pehlevi’nin desteklenmesini isteyen güvenlik danışmanı Brezezinski’nin muhalefetine karşın, Humeyni’nin İran’a gönderilmesine karar verildi. Humeyni’ye tek şart söylenmişti. TUDEH yok edilecekti. Bu, aynı zamanda laik-demokratik bir cumhuriyet arzusundaki tüm seküler kesimlerin de Humeyni’ye teslim edilmesi demekti. Humeyni sözüne sadık kaldı. Komünistleri temizledi. Liberal ve sosyal demokratları biçti. Bu sonuçta, SSCB uydusu TUDEH Partisinin, Sovyet politikaları doğrultusunda mollalara teslim olması, bağımsız politika geliştirememesinin belirleyici rolü oldu.
İran’ın, ABD ve Batılı emperyalistlerin ağır ekonomik yaptırımları ile karşı karşıya olması ve ayrıca, ABD- İsrail’in hedefinde bulunması nedeniyle teokratik rejim, ülke içinde yükselen her demokratik talep ve tepkiyi bugüne kadar “dış güçlerin oyunu/kışkırtması olarak kodlayıp hedefe koyarak yüzde 30-35 civarındaki kemik tabanını konsolide etti. Onları gerektiği zaman sokağa çıkarabildi. Rejimin “devrim ihracı” adı altında sürdürdüğü yayılmacı politikanın giderek kabaran faturası, dini rejimin maddi olarak ödüllendirdiği burjuvalaşan 3-5 milyon devrim muhafızı hariç, yaşam koşulları giderek kötüleşen orta sınıflardaki hoşnutsuzluğun ve tepkinin artmasına neden oldu. Kitleler zaman zaman tepkilerini sokağa taşırdı. Molla rejimi, bu eylemleri bastırmak için daha fazla şiddete başvurdu. Yüksek enflasyon, zamlar, elektrik kesintileri, kuraklık ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanmasındaki kötü yönetim, artan yolsuzluklar halkın muhalefetini giderek büyüttü.
28 ŞUBAT ABD-İSRAİL MÜDAHALESİ
İsrail, İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak amacıyla 13 Haziran 2025 tarihinde İran topraklarında çok sayıda noktaya on iki gün süren ani hava saldırıları düzenledi. Taraflar arasında Umman’da müzakereler sürerken, 28 Şubat 2026 tarihinde ABD-İsrail tarafından daha kapsamlı hava saldırıları başladı ve halen de devam etmekte. İran bu saldırılara İsrail ve ABD üslerinin bulunduğu bölge ülkelerine füze göndererek cevap vermeye çalışıyor.
ABD-İsrail’in, İran’a havadan saldırılarının resmi olarak açıklanan ilk üç hedefi, rejimin nükleer kapasitesini yok etmek, İsrail’e yönelik füze tehdidini ortadan kaldırmak, rejimin askeri ve siyasi komutasını felç etme, son sırada ise rejim değişikliğinin önünü açmak, iç çözülme üretmekti. İlk üç hedefe ulaşsa da rejimi değiştirme veya “topal ördek” yapma hedefi şu ana kadar gerçekleşmedi.
Askeri şok siyasal çözülmeye dönüşmedi. Güvenlik zinciri kırılmadı. İran beklenen krize sürüklenmedi. Devlet refleksi hızla devreye girdi.
Ortadoğu’da stratejik dengeyi İsrail Lehine değiştiren ABD’nin amacı, Çin ile olası 3. Paylaşım Savaşından önce Çin-Rusya-İran bloğunu dağıtarak Çin’i yalnızlaştırmak, diğer yandan Çin’in iki büyük petrol tedarikçisi, Venezüella’dan sonra İran’ı da teslim alarak petrol akışını engellemek.
Rejim değişikliğini, kara harekatı olmadan hava bombardımanlarıyla gerçekleştirmek mümkün değildir. İran bir Irak olmadığı için kara harekatı da mevcut konjonktürde zor görünüyor. ABD ve İsrail, kendi askerlerini göndermeye istekli olmadıkları için, sahada fiilen bir savaşçı güç bulundurmaya ihtiyaçları var ve bunun için de en kullanışlı aparat olarak Rojhilat Kürtleri görünüyor. ABD, Kürtleri otoriteyi zorlayacak silahlı bir muhalefet olarak kullanmak, ardından, insanların yeniden sokaklara çıkıp protesto etmesine yol açacak zincirleme etki yaratmak istiyor. Kanaatimce, Rojova deneyiminden ders almış olan Rojhilat Kürtleri bu kez ABD’nin kullanışlı aparatı olmayacaktır.
Rejim değişikliğini belirleyecek asıl güç İran toplumunun iç dinamikleridir. İran’da ise şu anda böyle bir dinamik görünmüyor. Çünkü bu kesimin siyasi bir örgütlülüğü ve önderliği yok. Öte yandan İran gericiliğinin beslendiği bir orta sınıf bağnazlığı ve geniş kitlelerin din hurafeleriyle hipnotize oldukları bir sosyal taban var.
Diğer yandan, İran siyasi kültüründe dış saldırı, çoğu zaman rejim karşıtı bir isyan üretmekten ziyade geçici bir ulusal konsolidasyon üretir. Rejim muhalifleri dahi dış müdahale karşısında pozisyonlarını yeniden tartar, dış baskı otomatik olarak iç mobilasyonu büyütmez. Dolayısıyla askeri şok, beklenen iç devrilme dalgasına dönüşmez. Nitekim bunun bir örneği Irak ile 1980-1988 senelerinde yapılan savaşta yaşandı.
İran’ın temel stratejisinde, doğrudan ABD ile geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa girmek yerine, maliyeti bölgesel müttefiklere yayma yaklaşımı öne çıkıyor. İran, kendisine karşı operasyonu kolaylaştıran ya da destekleyen bölgesel aktörleri hedef alarak dolaylı baskı kurmaya çalışıyor. İran’ın güvenlik doktrini, uzun süredir bu asimetrik ve yayılmış caydırıcılık modeline dayanıyor.
Şu an bölgemizdeki savaş iki emperyalist kamp arasında sürmekte. Bir yanda ABD ve diğer Batılı emperyalistlerin ortağı İsrail, diğer tarafta ise Çin ve Rusya gibi büyük emperyalist güçlerin ortağı İran var. Devam eden savaşta ABD-İsrail saldırgan taraftır ama bundan, saldırgan güçler karşısında otomatik olarak İran’ın savunulması gerektiği sonucu çıkarılamaz. Saldırıya uğrayan İran mazlum ülke değildir aksine emperyal politikalar güden büyük bir bölge gücüdür. İsrail gerici bir bölge gücüyse İran’da gerici bölgesel güçtür.
Soruna sınıf ekseninden baktığımızda, İran’ın ya da İsrail’in yanında olmak gibi bir tutum savunulamaz. Emekçiler, ABD-İsrail’in İran halkını kurtarma ve özgürleştirme yalanına en ufak bir pirim vermemelidir. İran halkının ve bölge halklarının başına yağdırılan bombaların yaratacağı yıkım, kurtuluş ve özgürlük paravanının ardına saklanamaz. Ancak İran halkının yanında olmak adına teokratik Molla rejimine de en ufak destek verilemez. İranlı emekçiler kaderlerini kendi ellerine almak üzere ayağa kalkmalıdırlar. Dünya işçi sınıfı, hem ABD-İsrail emperyalizmine hem de Molla rejimine karşı yürüteceği mücadelede ona elinden gelen her türlü desteği vermelidir.












