Türkiye’de artık bazı haberleri okurken insan önce haberin kendisine değil, savcılığın ne düşüneceğine bakıyor.
Aydın’da Denge gazetesinin sosyal medya hesabından bir paylaşım yapılıyor:
“Erdoğan vefat etti.”
Siyah bir zemin. Büyük harfler. Erdoğan soyadı öne çıkarılmış.
İlk bakışta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın öldüğü sanılabilir. Nitekim sosyal medyada tepki oluşuyor. Savcılık soruşturma başlatıyor. Dört gazeteci gözaltına alınıyor.
Buraya kadar, paylaşımın gazetecilik açısından eleştirilecek tarafları olduğunu söylemek mümkün.
Fakat sonra haberin linkine tıklıyorsunuz.
Karşınıza Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ölüm haberi çıkmıyor.
Gülşen Erdoğan isimli bir yurttaşın vefat duyurusu çıkıyor. Üstelik gazetenin kendi internet sitesinde de gerçekten Gülşen Erdoğan’ın vefatına ilişkin bir ilan yayımlanmış durumda.
Yani ortada bir sosyal medya başlığı var.
Kötü hazırlanmış olabilir.
Yanıltıcı olabilir.
Tıklanma amacı taşıyor olabilir.
Gazetecilik etiği açısından eleştirilebilir.
Gazetenin yöneticileri ve çalışanları bu nedenle eleştirilebilir.
Ama Türkiye’de mesele artık burada bitmiyor.
Savcılık devreye giriyor. Gazeteciler gözaltına alınıyor. Sonra serbest bırakılıyorlar. Savcılık itiraz ediyor. Ve İrem Delice yeniden gözaltına alınarak tutuklanıyor.
İşte insanın burada durup sorması gerekiyor:
Gerçekten mi?
Bir gazetenin sosyal medya paylaşımı bu kadar ağır bir müdahaleyi gerektirecek kadar büyük bir tehdit mi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kurumları, güvenlik mekanizmaları, yargısı, bürokrasisi ve devlet aklı bir sosyal medya görseli karşısında bu kadar mı kırılgan?
Bir gazeteci “Erdoğan vefat etti” yazdı diye devletin bütün alarm düğmelerine basılıyorsa, ortada gazeteciden çok daha büyük bir mesele var demektir.
Erdoğan’ın ölüm haberi neden bu kadar korkutuyor?
Asıl komik olan da burada başlıyor.
Recep Tayyip Erdoğan, 2002’den beri Türkiye siyasetinin merkezinde.
Cumhurbaşkanı.
AKP’nin lideri.
Devletin en güçlü makamının sahibi.
Türkiye’deki siyasi sistemin neredeyse bütün ağırlığı yıllardır Erdoğan’ın etrafında şekilleniyor.
Ama gelin görün ki koskoca devlet, Facebook’ta yayımlanan bir görsel karşısında “Erdoğan vefat etti” yazısını görünce gazeteciyi tutuklayacak kadar hassaslaşıyor.
Bu, Erdoğan’ın gücünü mü gösteriyor?
Bence tam tersine.
Bir iktidarın gücü, kendisi hakkında yapılan her kötü şakayı, her yanlış başlığı, her eleştiriyi ceza soruşturmasına dönüştürmek değildir.
Güçlü iktidarlar eleştiriye dayanır.
Güçlü liderler kendileri hakkında yapılan kötü esprilerden korkmaz.
Demokratik toplumlar bir insanın ölümünü yanlışlıkla duyuran bir gazete paylaşımını, gerekirse tekzip eder, düzeltme ister, gazeteyi eleştirir.
Gazeteciyi cezaevine göndermez.
“Dezenformasyon” sopası
Burada TCK 217/A da ayrıca tartışılmalı.
Bu madde 2022’de “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu olarak getirildi. Maddede yalnızca yanlış bilgi bulunması yetmiyor; kanun, bunun “sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle” yapılmasını ve kamu barışını bozmaya elverişli olmasını da arıyor.
Peki burada gerçekten halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla hazırlanmış bir operasyon mu vardı?
Yoksa bir yerel gazetenin sosyal medya editörlüğünde yapılmış, son derece kötü hazırlanmış bir paylaşım mı?
Bunu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Çünkü aksi halde “yanlış”, “kötü”, “çirkin”, “etik dışı” bulduğumuz her gazetecilik pratiğini ceza hukukunun konusu haline getiririz.
Bugün “Erdoğan vefat etti” başlığı.
Yarın başka bir başlık.
Sonra bir karikatür.
Sonra bir manşet.
Sonra bir sosyal medya paylaşımı.
Derken gazetecilik yapmanın kendisi suç şüphesi haline gelir.
Erdoğan’ın bilmesi gereken bir şey var
Sayın Erdoğan,
Sizinle ilgili kötü haberlerin yapılmasını engelleyebilirsiniz.
Gazetecileri tutuklatabilirsiniz.
Hakkınızda yazanları soruşturtabilirsiniz.
Sizi eleştirenleri mahkemelere taşıyabilirsiniz.
Ama bunların hiçbiri insanların sizin hakkınızda konuşmasını engellemez.
Tam tersine, korkuyu büyütür.
Çünkü ifade özgürlüğü biraz da insanın hoşuna gitmeyen sözleri duyabilme özgürlüğüdür.
Sizin hakkınızda sadece güzel şeylerin yazılmasını istiyorsanız bunun adı ifade özgürlüğü değildir.
Bu, iktidarın kendi yankı odasıdır.
Üstelik Erdoğan’ın gerçekten ölmediği bir ülkede, “Erdoğan vefat etti” başlıklı bir paylaşım nedeniyle gazetecinin cezaevine gönderilmesi, ironinin kendisinden daha ironik bir hale geliyor.
Erdoğan hayatta.
Ama Türkiye’de ifade özgürlüğü açısından tablo pek öyle görünmüyor.
Tutuklama neden bu kadar ağır?
Bir gazetecinin tutuklanması, sıradan bir adli tedbir değildir.
Özgürlüğünden mahrum bırakılmasıdır.
Mesleğini yapmasının engellenmesidir.
Ailesinden, çalışma arkadaşlarından ve toplumdan koparılmasıdır.
Üstelik burada söz konusu olan kişi İrem Delice. Dosyada başka gazeteciler de gözaltına alındı ve adli kontrolle serbest bırakıldı. Delice ise savcılığın itirazı üzerine yeniden gözaltına alınarak tutuklandı.
İşte tam da bu nedenle mesele artık o Facebook paylaşımının iyi veya kötü olup olmadığından çıkıyor.
Mesele, devletin bir gazetecinin özgürlüğüne ne kadar kolay müdahale edebildiği.
Ve daha önemlisi:
İktidarın kendisini ne kadar dokunulmaz gördüğü.
Çünkü Erdoğan’ın bir gün gerçekten ölecek olması da hayatın gerçeği.
Her insan gibi.
O gün geldiğinde bu ülkede insanlar Erdoğan’ın arkasından farklı şeyler söyleyecek.
Kimi üzülecek.
Kimi sevinecek.
Kimi dua edecek.
Kimi küfredecek.
Kimi şaka yapacak.
Kimi tarihsel bir dönemin sona erdiğini düşünecek.
Demokrasinin meselesi, insanların aynı şeyi düşünmesini sağlamak değil.
Bütün bunların söylenebileceği bir ülke yaratmak.
Bugün İrem Delice’nin tutuklanması bize tam tersini söylüyor.
Erdoğan ölmedi.
Ama onun iktidarında ifade özgürlüğünün başına gelenleri izlemek için artık sadece bir sosyal medya paylaşımına bakmak bile yeterli.












