Sevgili okurlar, herkese merhaba.
Bu yazıyı okuduktan sonra en azından birkaç kişinin durup kendine bir soru sormasını istiyorum: Biz neyi yaşıyoruz, neyi kaçırıyoruz?
Yaklaşık yirmi yıldır sosyal medyanın içindeyiz. Başlangıçta hayatı kolaylaştıracağına inandığımız bu dünya, zamanla hayatın kendisini elimizden aldı. Önce birkaç dakikamızı çaldı, sonra saatlerimizi, ardından yıllarımızı…
Çocuklarımızı erteledik. Ailemizi erteledik. Dostlarımızı erteledik. Birlikte içilecek bir çayı, uzun bir sohbeti, güneşin doğuşunu, yağmurun toprağa düşerken çıkardığı sesi, kar tanelerinin sessiz dansını bile erteledik. En sonunda ise kendimizi erteledik.
İnsan, farkına varmadan duygularını da tüketiyor. Acıya alışıyor, sevince yabancılaşıyor. Her gün yüzlerce görüntüye maruz kalırken hiçbirine gerçekten dokunamıyor. Duygularımız derinleşmiyor; aksine giderek yüzeyselleşiyor.
Çocukluğumuzu hatırlayın… Dokuz taş oynarken saatlerin nasıl geçtiğini anlamazdık. Bir top, bir ip, birkaç arkadaş… Mutluluk için bunlar yeterdi. Bugün ise çocukların önüne dünyanın bütün oyuncaklarını koysanız bile birkaç dakika sonra sıkılıyorlar. Çünkü artık üretmeyi değil, tüketmeyi öğreniyorlar.
Daha bebek yaşta telefonla tanışan çocuklar, parmaklarını ekranlarda kaydırmayı öğreniyor; ama bir ağaca dokunmayı, toprağın kokusunu hissetmeyi, bir kitabın sayfalarını çevirmeyi unutuyor. Sonra da “Neden derslerde başarısızlar?”, “Neden dikkatlerini toplayamıyorlar?” diye soruyoruz.
Cevap aslında çok açık.
Çünkü saniyelerle yarışan bir dünyada yaşıyoruz.
Eskiden “Bir filmi kaç dakika izledin?” diye sorardık. Şimdi ise “Bir videoyu kaç saniye izleyebildin?” diye sormak zorundayız. Sabır, dikkat ve öğrenme isteği birkaç saniyelik videoların arasında kayboluyor.
Oysa bir üretimin ortaya çıkması; bir kitabın yazılması, bir filmin çekilmesi, bir türkünün bestelenmesi, bir ekmeğin sofraya gelmesi… Bunların her biri büyük bir emek, büyük bir sabır ve uzun bir yolculuktur. Tüketmesi saniyeler sürer; üretmesi ise bazen yıllar alır.
İşte tam da bu yüzden, sadece tüketen toplumlar hiçbir zaman gerçekten mutlu olamaz. Çünkü mutluluk, sahip olmakta değil; üretmekte, paylaşmakta ve emek vermektedir.
Belki de artık telefon ekranını değil, gökyüzünü kaydırmanın zamanı gelmiştir. Bir çocuğun gözlerine bakmanın, anne babamızla uzun uzun sohbet etmenin, dostlarımızı aramanın, bir kitabın sayfalarını çevire çevire okumanın zamanı…
Hayat biz beklerken durmuyor.
Takvim yaprakları sessizce eksiliyor, çocuklarımız büyüyor, anne babamız yaşlanıyor, dostlarımız uzaklaşıyor. Ve biz, ekranın ışığında gerçek hayatın gölgesini izliyoruz.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şu:
Hayatı gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece ekranlarımızdan geçip gidişini mi seyrediyoruz?












