İzninizle “Oğuzhan Müftüoğlu’nun 12 Mart’ın yıldönümü dolayısıyla yapılan”, kim bilir aynı tema üzerine kaçıncı mülakatında, Ertuğrul Kürkçü üzerine söylediklerine dair bir kaç cümle etmek istiyorum.
1.
Ertuğrul Bilir arkadaşım, devrimci sağduyusu ile “Ertuğrul Kürkçü’nün (Kızıldere çatışmasında) sağ kalmasında kınanacak bir durum ben görmüyorum, savaşlarda/çatışmalarda böyle şeyler olabilir.” diyor. Ben de böyle düşünüyorum. Zaten Ertuğrul Kürkçü’nün Toplumsal Mücadeleler ve Sosyalizm ansiklopedisinin ilgili bölümünde kendi hikayesini bu şekilde anlattığını biliyorum.
Genç bir insanı, hiçbir zaman, devletle silahlı bir çatışmaya girmeyi düşünmemiş Doğu Perinçek ve benzerleri, “Orada neden ölmedin. Ölmediysen hainsin” diye yıllarca suçladılar.
Zaman zaman solun çeşitli kesimlerinden insanlar, yazılmış olanları okumadıkları ve zaten kafalarında hazır bir hüküm olduğu için, bu suçlamayı tekrar ettiler. Bir çatışmadan, herkes ölürken sağ çıkmak, suç değildir. Suçlama yapanların ciddiye alınabilmesi için, iddialarına başka dayanaklar da bulması gerekir. Bugüne kadar kimse bu yöndeki iddialarına dedikodudan, akıl yürütmeden ve peşin hükümden başka bir dayanak bulamadı.
2.
Kurtuluş Hareketi’nin liderlerinden İlhami Aras’ın Karacaahmet’te toprağa verilmesinden önce, Mustafa Kemal Kaçaroğlu bir konuşma yaptı. Konuşmanın bir yerinde, nereden ihtiyaç duyduysa “Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolgalı konusu çok önemlidir” diye başladı ve bu iki isme içinde ihanet” kavramı da geçen laflar etti. Bu lafların bir siyasi gerilim çok sıcakken söylenmesine şaşırmam. Ama üzerinden bir ömür geçmiş ve “gider ayak” yaşlarına gelmişken tekrarlanıp durulmasını “sağlıklı” bulmam.
Sen birilerine meydanı boş bulunca saydırırsan, başka bir yaşlı adam da senin sevdiğin birine/sana, haklı haksız saydırır. Tabii orada ben yaştakiler nereden çıktı şimdi bu hikaye derken; gençler, kim bu adı geçen “hain amcalar”, diye merak ettiler.
3.
Ertuğrul Kürkçü üzerine asıl konuşulması gereken başka bir şeydir:
Ertuğrul Kürkçü’nün Türkiye sosyalist hareketi tarihinde benzersiz bir yeri olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül faşist darbesi sonrasında, içeriden çıkanların çoğaldığı, yayınların çıktığı, kültürel ve siyasi faaliyetlerin canlandığı, örgütlerin toparlanmaya çalıştığı, bölünme ve kopuşlarla yeni yapıların doğduğu, yasal sol, ilerici partilerin kurulduğu, işçi hareketinin 8-9 senedir el konulan haklarını geri almak için örgütlenip hareketlendiği bir esnada, üç unsur görünür oldu.
Birincisi 12 Mart çıkışı gibi bir çıkış olmayacak. Dolayısıyla ikincisi, örgütler hızla toplumsallaşıp güç kazanamayacak. Ve üçüncüsü yan yana gelmek gerekebilir.
Ama yan yana gelseler, “birleşseler” iyi olacağı düşünülen devrimci yapılar, 12 Eylül öncesi çok sert bir rekabet kültürüyle yoğrulmuştu. Özellikle en yakın olanlar arasında en sert rekabetler yaşanmıştı. Bir araya gelip herhangi bir program başlığını sakin sakin tartışabilmelerinin zemini yoktu. İşkencehanelerde, cezaevlerinde yaşanan dayanışma ilişkileri dışarıya pek az taşınabilmişti ve kişiseldi. Yeni dönemde, 12 Mart çıkışında olduğu gibi hızla güçlenme ve “rakiplere” fark atma veya geride kalmama hayali rekabetçiliği körüklüyordu.
Ertuğrul Kürkçü sadece tanınmış bir isim olduğu için değil; cezaevi yıllarında Marksist birikimini derinleştirmiş bir kişi olarak dışarıdaydı. Oğuzhan Müftüoğlu veya İlhami Aras veya onlarca başka örgüt kadrosu 1971-80 arasında emsalsiz işler yapmış, Partizan’dan, Devrimci Sol’dan, her gelenekten bazı isimler darbe döneminde destansı direniş örnekleri vermiş olmakla beraber; 1980’lerin sonunda; üstelik SSCB’nin çöküş alametleri verdiği ve nihayet çöktüğü bir dönemin yarattığı kafa karışıklıkları içinde sosyalist gelenekleri birbiriyle konuşur, tartışır ve yan yana gelir bir zemine E. Kürkçü’den başkası hem kişilik, hem fiziki koşullar nedeniyle davet edemezdi.
Kürkçü davet etmekle kalmadı, Kuruçeşme Süreci boyunca sosyalist geleneklerin büyük kısmının aleni; özellikle Devrimci Yol ile Kuruçeşme dışından ilişkilenmesini sağladı. Bu sürecin yazılı hali Toplumsal Mücadeleler ve Sosyalizm Ansiklopedisi‘dir. Gelenekler burada kendilerini anlattılar, birbirlerini tanırken Dünya devrimci tarihini, Ekim Devrimi kadar Çin devrimini, Kurtuluş Savaşını, Ermeni soykırımını, Cumhuriyet dönemini, Kürt meselesini, Kadın hareketini, siyasal islamı/islamı vb. vb. vb. sadece okumadılar; yazdılar da.
Ansiklopedi “diğer” solu tanıyan, anlayan ve geçmişe göre daha yakın bulan bir yazar topluluğu da yetiştirdi. Ben de o çalışmaya katkıda bulunan ama daha çok o çalışmadan öğrenenlerdenim. O dönemin ilk sonuçlarından biri Toplumsal Araştırmalar Vakfı’dır. DY ağırlıklı bir kurucular listesinde, o gelenekle hiç alakası olmayan biri olarak ben de yer almıştım.
4.
Ertuğrul Kürkçü, Kuruçeşme sürecinde kurulan zeminin Devrimci Yol geleneğinin de eklenmesiyle katlanarak büyümesi sonucunda ÖDP’nin kurulmasında da kritik bir rol oynadı.
5.
Ertuğrul Kürkçü’nün Türkiye’de birleşik bir siyasi mücadele inşasında, gerçekleşmesine büyük katkı yaptığı son stratejik adım ise Kürt siyasal hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin kimi önemli öbeklerinin yan yana gelmesi ve kurulan ortaklık partisi HDP’nin kurucu eşbaşkanlarından biri olmasıdır. ÖDP’nin veya HDP’nin sonraki hikayeleri ayrı. Ama Türkiye sosyalist hareketinin son kırk küsur yılının neredeyse her gelişmesinde, onsuz gerçekleşmesi çok daha uzun zamana, emeğe ve bedele mal olacak bir isme sürekli “Kızıldere’de neden ölmedin?” gölgesi düşürmeye çalışmak, eğer Perinçek gibi bir istihbarat aparatı değilseniz; hem Ertuğrul’a, hem size haksızlıktır. Tabii ki Oğuzhan Müftüoğlu’nun kendisine de haksızlıktır.
Ama siyasette subjektivizm her zaman vardır. Yaşlar ilerleyince olgunluklar artar. Ama olgunlaşma bileşik kaplar gibi olmuyor. Bazı yerlerde eski/yeni hassasiyetler dile yansıyabiliyor. Bu sevimsiz tartışmayı “vesile” sayarak, Oğuzhan Müftüoğlu’na da Ertuğrul Kürkçü’ye de sağlık ve uzun ömür diliyorum.













Yapılan ve söylenenler “olur böyle şeyler” denilerek üzerinden atlanırsa, konu devrimci ahlak kriteriyle ele alınmazsa Türkiye sol sosyalist geleneğine kara bir leke sürülmüş olacak ve bunu örnek alabilecek gelecek kuşaklara kötü bşr örnek olacaktır. O nedenle sol kültürde var olan özeleştiri mekanizmasının hayata geçirilmesi için, olayın üzerinden atlamak değil, gündemde tutarak özeleştiri talebi gündeme alınmalıdır…