İnsan doğduğu ülkenin, ailenin kültürüne, alışkanlıklarına istese de istemese de değişik dozlarda maruz kalıyor. İnsan, aklının baliğ olup karakteri belirginleşip oluşmaya başladığında bu maruziyet içinde ayıklama işlemine giriyor.
Toplumun yansıması olan kültür içinde atasözleri ve deyimler -sözlü kültürün kapladığı alan ne kadar büyükse- insanın günlük yaşamında daha çok yer kaplıyor. Bu atasözleri ve deyimler de elbette zamanın, gelişimin törpüsüne, değiştirimine muhatap. 21. yüzyılda yaşamamıza rağmen maalesef hâlen insanlarımızın diline pelesenk olmuş kabul etmeyeceğimiz birçok atasözü, deyim toplum yaşamında günlük kullanımda.
Diyaloglar* serimizi birlikte yaptığımız fakülte arkadaşım Cengiz’le (Türüdü) zaman zaman yaparız: Konuştuğumuz konuyla ilgili bir atasözü, deyim aklımıza gelmişse, konuşmamızda bir nevi atışma gibi o meyandaki sözleri karşılıklı söyleyip haznemizi boşaltırız! Bu, ikimizin sık sık yaptığı bir nevi zihin idmanımız oldu…
Bir metni okurken, Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı, sözüyle karşılaşınca insan ister istemez ilgi duyduğu alanda dalıp gidiyor. Bu sözü söyleyince muzip okurlar şöyle bir şerh düşebilirler: Eski kaşar ve antikacılar hariç! Doğruya doğru; eski kaşarın lezzetini ve antikacıların yüksek kazançlar elde etmesindeki temel değerin kıymetli eski nesneler olduğunu biliriz.
***
Bu söz bağlamının beni götürdüğü iki yer oldu. İlkinden başlayayım. Öğrencilik dönemimden tanıdığım ve yıllar sonra medyadan, büyük ve popüler olduğunu öğrendiğim bir iş adamı üzerinden örnek vereceğim. Bu iş adamı bir röportajında diyor ki, mealen: Dünyada batık şirketleri kelepir fiyata alıp, yatırım yaparak, doğru politikalarımla değerli hâle getirip, o işletmede hedeflediğim kârı yapıyorum veya harcadığımın katbekat üstünde kârla satıyorum…
Bu verdiğim örnek karşı taraftan, burjuva kesiminden verdiğim bir örnek.
Gelelim, bizim tarafa. Bizim mahallede de bu örnekteki gibi değil ama yine de benzerliği olan işler oluyor. Mesela, başarılı olamamış, sosyal olarak iflas etmiş bir teori ve uygulamanın mekânı olmuş bir siyasi yapıyı alıp, hele de fikri düzelme olmadan ve belirleyici kadroları da yenile yenile emektar hâle gelmişler arasından seçip, eskiden işin başındakileri de bir nevi danışman niyetine başköşeye koyarak, yeniden vira deyip yola çıkarak, bunun sonucunda hasat beklemek gafleti içinde olanlar var. Hasat olsa da, o hasadın danesiz olacağı şimdiden belli değil mi?
***
Yakından izlediğim bir örnek var hafızamda. Yıllar önce halisane niyetlerle yola çıkılmış ve özünde toplumsal iyilik olan bir yapı çeşitli sebeplerle parlayamadan zaman içinde sönümlenmişti. Bunda, koşulların ve o yapıyı omuzlayıp yönetenlerin sorumluluğu belli. Aradan zaman geçmiş, yukarıda karşı cephede anlattığım bir iş adamının sol versiyonu gibi bizim mahalleden, bu yapıyı canlandıralım ve metrukluktan kurtaralım diye bir grup girişimci çıkmış ve o eski metruk yapının içinde kaldığı vehmedilen közü üfleye üfleye alevlendirmek çabasına girmişler. Ama, düzenin gazabı mı, yoksa hasarlı binayı güçlendirme tekniklerini yeterince bilememek mi veya bazılarının kendi özel niyetleri mi, işi daha başından kadükleştirmiş; bilemiyorum. Gerçi zaman gösterecek ama, toplumda yaygındır; eski binayı ihya etmek, yenisini yapmaktan zordur, sözü var. Bu işin zorluğu şuradan geliyor sanırım: Harap olmuş bir yapıyı canlandırmak, oradaki geçmişin yanlış izlerini silmek emek isteyen zor bir iş. Ayrıca bu süreçte alışkanlıkların zor değişmesi, hatta yaş ilerledikçe bu alışkanlıkların zihinlerde ve davranışlarda müzminleşmesi dikkate alındığında, bu işin kotarılması Kaf Dağı’nın tepesinden kar istemeye benzer!
***
Şimdi, bir vatandaş bunları gözlemleyip, dinledikten sonra düz mantıkla der mi: Tamam kardeşim, elin burjuvası da insan, ondaki akıl sizde yok mu? Ki o, kâr hırsıyla bunu başarıyor da, sizler daha ulvi amaçlarla hedefinize bir türlü ulaşamıyorsunuz! Ee, o zaman meselenin kökünü kendinizde arayın!
Böyle biri çıkar mı, çıkar! Çıkmasa da bu soruyu kendi cümlelerimizle kendimize sormamız gerekmez mi?
***
Sanıyorum iki cenahta iki huy var:
1-Kapitalizm erbabı burjuva iş adamının temel güdüsü kâr,
2-Bizim kesimdeki girişimcilerin temel güdüsü de geçmişteki mensubiyetlerden, denenmiş ve yenilinmiş fikir ve pratiklerden köklü bir kopuşu gerçekleştirememek…
Bu iki huyun birincisinde, burjuva iş adamı temel güdüsünden vazgeçmezse başarılı olacak; sol kesimdeki girişimciler ise eski bil’umum kötü alışkanlıklarından vazgeçerlerse başarılı olacaklar. Demek ki sonuçta sorunun, vazgeçmek ya da vazgeçmemek olduğunu anlıyoruz.
Bizler bu mahallenin çocuğu olmamız hasebiyle, esas olarak bizi, bizim mahallenin dertlerine nasıl derman olunur, ilgilendirir. Zaten, burjuva kampının unsurlarının kendi yollarında, bizlerin aklına ihtiyacı yok!
***
Ayrıca bizim mahalleden biri çıkıp da şöyle derse: solcular kamusal alanda faaliyet gösterirler; ama sonuçta onlar da etten, kemikten, sinirden müteşekkil birer canlı ve onların da duyguları, zaafları olabilir ve senin biraz önce söylediğin eksikliklere bir de bu tür özel hedefler ilâve olursa, keten helva cayır cayır yanmaz mı!
Bizim tarafta halisane duygularla, niyetlerle işlemez hâle gelmiş olan yapıları içtenlikle, fedakârlıkla yeniden toplumsallaştırıp yaraya merhem olacak bir mevzi hâline getirmek için çaba harcayanlar olduğu gibi, yine bizim tarafta, bir şansımı deneyeyim; solla temaslı muhalefet partilerinde belki bir nimet, köşe kaparım, tiynetinde olanlar da olabilir. Çok geçmeden o yapılarda bu uyanıkların göz kırptığı odaklar doğrultusunda dayatmacı, hır çıkarıcı tavırlarını o yapıdaki miyop olmayanlar görüp not ederler tabii. Ama bu uyanıkların toplumsal rütbeleri yüksek olunca, onları bulundukları yerlerden koparmak da kolay olmaz. Sonuçta o uyanıklar şansını dener, kendi gizli niyetleriyle içine girdikleri yapı, aldığı hasarla başarısız olur. Ve o yapının başarısızlığına sebep olan uyanıkların maskesi günü gelince yine bizim mahallenin hesapsız-kitapsız çocukları tarafından düşürülse de yapı tekrar eski hâline dönüp metruklaşmış olur.
Ayak mı ayakkabıya göre şekil alır; yoksa ayakkabı mı ayağa göre açılır? Ayak ve ayakkabı arasında sürekli bir etkileşim olduğu gibi, birey ve toplum arasında ve kuşaklar arasında da böyle bir etkileşim vardır.
Bit pazarı, acısıyla tatlısıyla hayatın imbiğinden süzülüp gelmiştir; ama yine de, eskidir, eskimiştir. İnsanoğlu yeniye, yenileşmeye ve kendini yenileyene rağbet etmiştir. Aynı suda yeniden ve yeniden yıkanmak mümkün değildir. Güncelliğini yitirmiş ve artık kullanılmayan metruk yapılar da tabiatın aynı kanununa tabidir.
*Cengiz Türüdü&Naim Kandemir, Notabene Yayınları, 2017-2024 arası toplam 5 Diyalog kitabı.












