Bir şarkı yüzünden bir şehre gidilir mi?
Ya da tek bir cümle yüzünden…
Ben gittim.
“Yara bantları safirdendi.”
Yıllar önce bir yerde okumuştum bu cümleyi. Bugün kime ait olduğunu hatırlamıyorum artık. Ama ardından Fairuz’un Li Beirut’unu tekrar tekrar dinlediğimi, birkaç gün sonra da uçak bileti baktığımı çok iyi hatırlıyorum.
Valizime iki isim koymuştum yan yana.
Halil Cibran ve Fairuz.
Biri yıllardır ruhumun kuytularında gezdirdiğim, yalnızlığımı paylaştığım bir bilgeydi. Diğeri, Beyrut’u görmeden önce tanıdığım ilk Lübnanlıydı.
Ben oraya Doğu’nun Akdeniz’le öpüştüğü görkemli Roma tapınaklarını görmek için gitmiyordum. O şarkıların doğduğu sokakları, Cibran’ın çocukluğunu bıraktığı avluları ve o lacivert kederin bu şehri anlatmak için neden kullanıldığını merak ediyordum.
Geçenlerde bir sergi haberi okurken bazı fotoğraflarla karşılaştım. Dönüp bendekilerle karşılaştırdım. 2013 tarihli Beyrut yazım çıktı karşıma. Bir solukta okudum. Döndüm bir kez daha okudum. İlk okuduğumda bir şehri, ikincide kendimdeki değişimi gördüm.
O zaman tuttuğum notlarda Baalbek’in göğe yükselen mağrur sütunları vardı. Corniche’de denizin üzerine damlayan turuncu gün batımları, Hamra’nın insanı yutan telaşlı kalabalığı, Güvercin Kayalıkları’nın denize direnen gövdesi, Byblos’un yaşlı ve nemli mağarası, küçük bir falafelci, Bank Audi’nin önünde fotoğraf çekmeme izin vermeyen görevli… Gözümün çarptığı, tenime değen her şeyi, adeta şehirden bir parça çalmak ister gibi telaşla yazmışım.
Oysa yazmadıklarım daha ilginçti. Bunu şimdi fark ediyorum.
O gün yalnızca Beyrut’un bana gösterdiklerini anlatmışım. Aradan geçen yıllarda şehir yeni savaşların altında ezildi, ekonomik çöküşle sarsıldı ve büyük bir liman patlamasıyla kalbinden vuruldu. Ben de Fairuz’u başka türlü dinlemeyi, Cibran’ı yeniden okumayı, Amin Maalouf’un satırlarında Beyrut’a bir kez daha dönmeyi öğrendim.
Bu yüzden elinizdeki yazı eski bir geziyi anlatmıyor.
On üç yıl sonra aynı şehre yeniden bakma denemesi diyelim.
Beyrut’a gitmeden önce Lübnan’da sabahların Fairuz’la başladığını bilmiyordum. Benim için o, yalnızca sesine ve mağrur güzelliğine meftun olduğum bir şarkıcıydı. Şarkıların sözlerini anlamıyordum. Arap müziğini de öyle yakından tanımıyordum. Ama yine de o sesin insanda bıraktığı etkiyi açıklamak kolay değildi. Hüzünlü demek eksik kalır. İnsan dinlerken garip bir biçimde hem uzak bir yere özlem duyuyor hem de hiç tanımadığı bir yere yakın hissediyordu kendini. Belki de beni Beyrut’un peşine düşüren şey bu duyguydu.
Yıllar sonra Fairuz hakkında okumaya başladım ve bunun yalnızca bana ait bir duygu olmadığını gördüm. Lübnan’da Fairuz bir sanatçıdan çok daha fazlasıydı. Yaralı bir şehrin sabırlı annesi. Şifalı bir el. Telaşsız, sıcak ve koruyucu… Beyrut’un sabaha açılan pencerelerinden süzülen şefkat. Denk geldiğim metinlerde sık sık “Lübnan’da sabah Fairuz’suz başlamaz.” diye yazıyordu. İlk başta bunu romantik bir abartı sanmıştım. Sonra bunun aslında bir alışkanlık değil, ortak bir teselli olduğunu fark ettim. Aynı sesi dinleyerek güne başlamak, yıllar boyunca savaşlar, ekonomik krizler ve siyasi ayrışmalar yaşamış insanların en azından birkaç dakika boyunca aynı yerde buluşabilmesi demekti.
Bunda Fairuz’un kişiliğinin de büyük payı var tabii ki. Lübnan’ın en zor yıllarında bile siyasetin tarafı olmayı reddetti. İç savaş boyunca ülkesini terk etmedi, ama hiçbir grubun sesi de olmadı. Belki bu yüzden bugün onu yalnızca Hristiyanlar ya da Müslümanlar değil, Lübnan’ın tamamı sahipleniyor. Onun sesi, mezheplerin üzerinde kalmayı başarabilmiş ender ortak değerlerden biri. Nadir verdiği röportajlardan birinde “Ben siyasetçi değilim.” demişti. Bu yüzden herkes bu coğrafyada onun sesine kendi kırgınlığını, kendi umudunu emanet edebildi.
Fairuz’u Fairuz yapan yalnızca sesi değildi elbette. Assi ve Mansour Rahbani ile kurduğu ortaklık, yirminci yüzyılın en önemli müzikal birlikteliklerinden birine dönüştü. Rahbani Kardeşler halk ezgilerini, şiiri, tiyatroyu ve Batı müziğini aynı potada erittiler. Onların şarkılarında dağ köyleri, sedir ağaçları, sabahlar, komşular, çan sesleri ve dar sokaklar vardı. İlk dinlediğimde bunlar pastoral ayrıntılar gibi görünmüştü. Oysa zamanla anladım ki, onlar değişen bir ülkenin kaybetmek istemediği hayatı şarkılara emanet etmişlerdi. Hayallerindeki Lübnan’ı.
Belki de bu yüzden Beyrut’a vardığımda ilk şaşırdığım şey, Fairuz’un şarkılarında hayal ettiğim şehirle karşıma çıkan gerçekliğin birbirine hiç benzememesiydi. Şarkılar bana daha dingin bir Beyrut vadetmişti. Havaalanından çıkar çıkmaz ise korna seslerinin, düzensiz bir trafiğin ve hiç dinmeyen bir hareketin içine düştüm. Kaosu olsa da bir Akdeniz şehri bekliyordum; karşıma Ortadoğu’nun bütün çelişkilerini taşıyan bir başkent çıkmıştı.
Fakat Beyrut kendini ilk bakışta ele veren şehirlerden değildi. Aynı sokağından birkaç kez geçmeniz, aynı meydanına farklı saatlerde uğramanız gerekiyordu. Ben de öyle yaptım. Yolum dönüp dolaşıp hep Nejmeh Meydanı’na, Place de l’Étoile’e çıktı. Kahvemi saat kulesinin karşısında içiyor, sonra yine aynı sokaklarda yürümeye başlıyordum.
Bir sokağın sonunda Osmanlı’dan kalma bir bina yükseliyor, hemen yanında Fransız Mandası döneminden kalmış zarif bir cephe beliriyordu. Birkaç adım sonra cam giydirilmiş yeni bir rezidans, onun yanı başında kurşun izlerini hâlâ taşıyan eski bir apartman… O günlerde bunların her birini ayrı ayrı görmüştüm. Yan yana durmalarının ne anlattığını ise ancak yıllar sonra fark edecektim.
Bir pazar sabahıydı. Maruni Katedrali’nde ayin yeni bitmişti ve meydan yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu. Katedralin hemen yanında Muhammed el-Emin Camii’nin minareleri yükseliyor, birkaç adım ötede ise Rum Ortodoks Kilisesi duruyordu. Uzun süre o meydanda oturduğumu hatırlıyorum. O gün beni etkileyen şeyin sadece mimari olduğunu sanmıştım; kum rengi binaların arasından yükselen mavi kubbeler…
Yıllar sonra Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler’ini okurken zihnim o meydana yeniden döndü. Maalouf, insanın tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini söyler. İnsan; diliyle, diniyle, çocukluğuyla ve yaşadığı şehirle birlikte bir bütündür. Downtown’da yan yana duran camiyle kilise, Fransızca tabelaların arasına karışan Arapça, Osmanlı’dan kalmış bir yapının gölgesinde yükselen modern rezidans… Birdenbire hepsi aynı hikâyenin parçaları gibi görünmeye başladılar.
Beyrut’u farklı kılan yalnızca bu zıtlıkların bir arada olması değildi, bunu dünyanın birçok şehrinde görebilirdiniz. Burada dikkatimi çeken, bütün bu katmanların birbirine değerek, birbirini bütünüyle silmeden yaşamaya devam etmesiydi. Kimi zaman uyum içinde, kimi zaman da büyük acılar pahasına…
Zaten Beyrut üzerine yazılmış metinlerin büyük bölümü savaşla başlar. Oysa beni şaşırtan şey savaşın kendisi değil, hayatın bütün ağırlığına rağmen olağan akışını sürdürme ısrarı oldu.
Bu şehir acıyı inkâr etmiyor, onunla birlikte yaşamayı öğreniyor. Bir yanda dünyanın en lüks markalarının vitrinleri, birkaç sokak ötede kurşun izlerini taşıyan duvarlar duruyor. Deniz kenarında kahvesini içen insanların hemen arkasında, patlamadan kalma harabeler yükseliyor. Hiçbiri diğerini gizlemeye çalışmıyor; hepsi aynı kadrajın içinde. Biz yıkımla hayatı hep art arda, kronolojik görmeye alışığız. Burada ise ikisi aynı anda yaşanıyor. Bir düğün konvoyuyla askerî kontrol noktasının, lüks bir restoranla yıkık bir binanın aynı şehirde yan yana durabilmesi ilk başta insana tuhaf geliyor.
Sonra bunun yalnızca Beyrut’a ait olmadığını düşünmeye başladım. İnsan da biraz böyle yaşamıyor mu? Hiç kimse geçmişte yaşadığı acıları tamamen geride bırakmıyor. Onların üzerine yeni anılar, yeni alışkanlıklar, yeni sevinçler ekliyor. Dışarıdan bakıldığında yalnızca bugünü görüyorsunuz; içeride ise bütün zamanlar birlikte yaşamaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden Beyrut bana bir şehirden çok, insanı hatırlatıyor.
Birkaç gün önce Bianet’te “Ne Tirez Pas!” sergisi üzerine yazılmış bir yazıya rastladım. Yazıdan önce gözüm fotoğraflara takıldı. İmran Ayata’nın objektifinden yansıyan, duvarlarında hâlâ Fransızca “Ateş etmeyin!” çığlığını taşıyan o bugünün Beyrut’una uzun uzun baktım. Aynı deniz, aynı sokaklar, aynı meydanlardı… Ama benim tanıdığım şehir değildi.
Sonra bilgisayarımın arşivine hapsettiğim 2013 Beyrut dosyasını açtım. Benim çektiğim fotoğraflarla sergideki kareler aynı ekranın üzerinde yan yana duruyordu. Aralarında sadece on üç yıl vardı ama sanki iki farklı yüzyıla bakıyordum.
İnsan tanımadığı bir şehrin acısını haberlerden öğreniyor. Tanıdığı bir şehrin başına gelenleri ise başka türlü okuyor. Haritada gördüğünüz bir liman, birden önünden geçtiğiniz, rüzgârını yediğiniz bir yere dönüşüyor. Yıkılan bir bina, yalnızca bir gazete haberi olmuyor; bir zamanlar fark etmeden yanından yürüdüğünüz, belki elinizi sürdüğünüz bir duvar oluyor. Haber değişmiyor; değişen, o haberle kurduğunuz ilişki.
Benim belleğimdeki Beyrut ile bugün fotoğraflarda karşıma çıkan Beyrut’un arasına yalnızca yıllar girmemişti. Ekonomik çöküş, 2020’de limanı yerle bir eden o korkunç patlama ve Ortadoğu’nun hiç bitmeyen yeni savaşları girmişti. Oysa ben o şehri bütün bunlardan hemen önce, belki de son huzurlu demlerinde görmüşüm. Eski yazımı yeniden okurken bunu fark ettim. Yazılar, yazıldıkları günün masumiyetini saklıyor; henüz yaşanmamış felaketleri değil.
Fakat İmran’ın fotoğraflarında beni en çok yıkılmış binalar ya da kurşun delikleri etkilemedi. Beyrut’un tarihini biraz bilen biri, bu şehrin defalarca yıkıldığını da yeniden kurulduğunu da bilir. Benim gözüm yine insanlara takıldı. Bir kadın elinde pazar filesiyle yürüyor, bir çocuk harabelerin arasında bisiklet sürüyor, bir esnaf inatla kepengini açıyordu. Hayat, tarihin büyük trajedileriyle pazarlık yapmadan, kendi yoluna devam ediyordu.
Şehirleri taşıyan yalnızca binalar ya da meydanlar değil. Kimi zaman bir fotoğraf, kimi zaman bir kitap, kimi zaman da bir şarkı aynı şehri yıllar sonrasına, yıkılmadan ulaştırıyor. Beyrut’a ilk kez Fairuz’un sesiyle yaklaşmış, Halil Cibran’ın cümleleriyle girmiştim. Yıllar sonra bilgisayarımın ekranında eski fotoğraflarıma bakarken, değişenin yalnızca Beyrut olmadığını gördüm.
On üç yıl önce valizime koyduğum Cibran kitabıyla bugün aynı sayfaları okumuyordum. Araya şehirleri yıkan patlamalar kadar, benim hayatımı şekillendiren yıllar da girmişti. Cümleler aynıydı ama onlara bakan ben, o günkü kadın değildim. Zaman ikimizin de; hem Beyrut’un hem benim üzerimden insafsızca geçmişti.
Fairuz’da ise bunun tersi olmuştu. Şarkı aynı şarkıydı ama şehir o hüzünlü melodiye yeni ve daha ağır anlamlar eklemişti. Li Beirut, 2020’deki liman patlamasının ardından yeniden dünyanın dört bir yanında dinlenmeye başladığında, uzak ve gizemli kederi anlatmıyordu artık; taze ve çok somut bir yaranın ağıtıydı.
Bianet’te rastladığım sergi haberi bana bilmediğim yeni bir Beyrut göstermedi. Yıllar önce gördüğüm, içimde sakladığım şehre, bugün durduğum yerden, kendi yaralarımla yeniden bakmamı sağladı. Yazmak, biraz da geçip giden zamana ve değişen kendimize bakma cesareti göstermek demek değil mi? Ben yıllar önce bir cümlenin peşinden gidip Beyrut’u bulmuştum; bugün bir sergi fotoğrafında ise hem o şehrin bugününü hem de kendi geçen zamanımı buldum.
Şimdi biliyorum; yara bantları artık safirden olmasa da Beyrut hâlâ orada ve inatla yaşamaya devam ediyor. Tıpkı bizim gibi.












