Doğurgan her kadın şu duyguyu iyi bilir. Anne ve baba olanlar da bilir. Çocuk sahibi olduğunuzda, ebeveyn olduğunuzu size her gün yeniden hatırlatan bir hayat başlar. Ne zorluklarla büyüttünüz çocuklarınızı, değil mi? Pamuklara sardınız, kendi nefesinizden bile sakındınız. Hastalandığında başında sabahladınız, korktuğunda elini tuttunuz. Çünkü o sizin çocuğunuzdu.
Peki soruyorum size: Adı üstünde, çocuk. Sizin hedef aldığınız, hakaret ettiğiniz, öldürülmesini istediğiniz o çocukların da bir annesi var. Bir babası var. Bir ailesi var. Onlar da sizin çocuklarınız gibi doğdu, büyüdü, sevildi.
Bir canı yaratmak sizin elinizde olmadığı gibi, Allah’ın verdiği bir canı almak da sizin haddiniz değil. Üstelik kendisini inançlı bir toplum olarak tanımlayan insanlara soruyorum: Bir insanın canına kastetmek, sırf kimliği nedeniyle onu aşağılamak sizin inancınızın neresinde? Allah’ın verdiği canı hangi hakla değersiz görüyorsunuz? Yoksa Allah’ın iradesini de kendinize göre mi yorumluyorsunuz?
Bunu yaparken gerçekten inandığınızı mı düşünüyorsunuz? Çünkü Allah’ın verdiği canı hiçe saymak, söylediğiniz inançla da vicdanla da yan yana durmuyor.
Yıl olmuş 2026. İnsanlık uzaya araç gönderiyor, dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde konuşuyor. Ama hâlâ bir insanın Kürt olması, Kürtçe konuşması ya da kendi kimliğiyle gurur duyması bazılarına tehdit gibi geliyor.
Bir çocuğa Kürt olduğu için laf söyleyince ne kazanıyorsunuz? Bir Kürt kadınına hakaret edince elinize ne geçiyor? Bir halkı yok sayınca ülkeniz mi büyüyor?
Hayır.
Sadece içinizdeki nefreti gösteriyorsunuz.
Irkçılığı “düşünce özgürlüğü” diye savunamazsınız. Bir insanı doğduğu kimlik üzerinden aşağılamak fikir değil, ayrımcılıktır. Faşizm ise bu ayrımcılığın örgütlü ve tehlikeli hâlidir.
Ve faşizm çoğu zaman büyük sözlerle başlamaz. Bir şakayla başlar. Bir küfürle devam eder. Sonra hakaret normalleşir. Bir çocuk hedef gösterilir. İnsanlar alışır. En tehlikeli cümle de o zaman gelir:
“Ne var bunda?”
Var.
Çünkü o çocuk bir insan.
Bir de işin başka bir tarafı var. Sıkıştığınızda, dara düştüğünüzde, başınız sıkıştığında yardım istediğiniz insanlar da Kürtler. O zaman neden yardım istiyorsunuz?
Madem bu halkı bu kadar küçümsüyorsunuz, madem Kürtleri bu kadar değersiz görüyorsunuz, ihtiyaç duyduğunuzda neden aynı insanların kapısını çalıyorsunuz?
İşinize geldiğinde insan, işinize gelmediğinde düşman mı oluyor?
Bunu da bir düşünün.
Daha birkaç gün önce Diyarbakır’da çiftçilik yapan Yozgatlı bir vatandaşın biçerdöveri yanıyor. Diyarbakır’ın köylüleri kendi aralarında para topluyor ve bu insanın yeniden biçerdöver alabilmesi için 800 bin lira bir araya getiriyor. Neden? Sırf komşuları, hemşehrileri, bir insan zor durumda kaldı diye. Üstelik o insan başka bir şehirden gelmiş, başka bir yerden ekmeğinin peşine düşmüş. Kimse önce “Sen nerelisin?” diye sormuyor. İnsan olduğu için el uzatıyorlar.
Şimdi size soruyorum: Biz size sürekli “Kendinize gelin, insan kalın” diye hatırlatmak zorunda mıyız?
Her seferinde yeniden mi anlatacağız size insan olmanın ne demek olduğunu?
Evet, belli ki bazı şeyleri sürekli hatırlatmak gerekiyor.
Çünkü insanın başına gelen felaket karşısında el uzatan Diyarbakır köylüsüyle, bir çocuğu sırf Kürt olduğu için hedef gösteren zihniyet aynı toplumun içinde yaşıyor. Aradaki fark şu: Biri insanı görüyor, diğeri kimliğini görüp insanlığını unutuyor.
Sizin bu ölçüsüz, öfkeyle beslenen hareketleriniz sadece Kürt çocuklarına zarar vermiyor. Bu ülkenin dışarıdan nasıl göründüğünün de yüzüsünüz siz.
Bir çocuğa saldırıldığında, bir kadına kimliği üzerinden hakaret edildiğinde, bir halkın tamamı aşağılandığında dünyanın geri kalanı bunu görüyor. İnsanlar bu ülkeye bakıyor. “Bu toplum birbirine nasıl davranıyor?” diye bakıyor.
Siz aslında sadece karşınızdaki insana değil, yaşadığınız ülkeye de zarar veriyorsunuz.
Diyelim ki Zonguldak’ta Kürt çocuklarına saldırdınız. Diyelim ki on çocuk öldü. Sonra ne olacak? Hangi anne çocuğunun sesini yeniden duyacak? Hangi baba evladını yeniden kucağına alacak?
Bir annenin çocuğunu toprağa vermesine sebep olmak size ne kazandıracak?
Hiçbir şey.
Sadece bir ailenin hayatını paramparça edeceksiniz.
Bir de “En iyi Kürt ölü Kürt’tür” diyenler var.
Bir anne olarak bu cümleye vereceğim cevap çok basit: Hiçbir çocuğun ölümü sizi büyütmez.
Daha dün sayılabilecek bir zamanda Rahmi Koç’un İzmir’deki bir hastane açılışında Kürt kadınlarını hedef aldığı gerekçesiyle tepki çeken sözleri gündeme geldi. Tepkiler yükseldi, soruşturma başlatıldı ve ardından özür geldi.
Kürt kadınları sustu mu?
Hayır.
Çünkü artık kimse kendisine yöneltilen hakareti sessizce taşımak zorunda değil.
Kürtler bu toprakların misafiri değil. Bu coğrafyanın tarihinin, kültürünün ve hafızasının bir parçası. Bunu kabul etmek bir lütuf değil, gerçeği kabul etmektir.
Ben bir anne olarak çocuğuma, kendisinden farklı olan insandan korkmayı değil, onu tanımayı öğretmek istiyorum. Bir kadın olarak da çocukların kimliği yüzünden hedef gösterilmediği, annelerin evlatlarını nefretin elinden korumak zorunda kalmadığı bir ülke istiyorum.
Çünkü insanı küçülterek kimse büyümez.
Bir halkı yok sayarak hiçbir ülke güçlenmez.
Nefretle çocuk büyütülmez.
Nefretle gelecek kurulmaz.
Ve unutmayın; bugün bir çocuğa söylediğiniz söz, bugün bir kadına yönelttiğiniz hakaret, bugün bir halka karşı kurduğunuz nefret dili yarın sizin karşınıza başka bir biçimde çıkar. Çünkü hiçbir toplum, kendi içindeki nefreti büyüterek ayakta kalamaz.
Benim derdim bir halkı diğerinin karşısına koymak değil. Benim derdim çocukların ölmediği, annelerin evlatlarını kimliği yüzünden korumak zorunda kalmadığı, insanların birbirine sadece kimliğinden dolayı düşman edilmediği bir ülke.
Çünkü çocuklarımızın bize soracağı bir gün gelecek:
“Bunca şeyi gördünüz, neden sustunuz?”
Ben o gün susmuş olmak istemiyorum.













Kaleminize yüreğinize sağlık