Salı, Ekim 13, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

Feyruz’u Yazmak

Mehmet Yeşiltepe by Mehmet Yeşiltepe
28/09/2026
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
Feyruz’u Yazmak
0
SHARES
745
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

Bazı insanlar bir ülkenin sınırları içinde doğar ama zamanla o sınırların içine sığmazlar. Feyruz Lübnanlıydı ama yalnızca Lübnanlı değildi. Araptı ama yalnızca Arap değildi. Ortadoğuluydu ama Ortadoğu’nun bütün hikâyesini sırtına yükleyebileceğiniz biri de değildi. Onun kökleri, bu çok kültürlü coğrafyanın ta kendisiydi. Osmanlı döneminde Mardin’den göç etmiş Süryani bir işçi babanın ve Lübnanlı Maruni bir annenin kızı olarak, Nouhad Haddad adıyla dünyaya gözlerini açmıştı. Ama dünya onu Feyruz, yani o değerli turkuaz taşı olarak tanıyacaktı.

Feyruz’u Feyruz yapan temel özellik, hiçbir yere aitliğini kaybetmeden, hiçbir güce bütünüyle teslim olmamaktı. Beyrut’un patrikhanesine bakan, tek odalı klasik bir Lübnan evinde, yoksulluk içinde ama büyükannesinin mum ışığında anlattığı masallarla büyümüş dervişane bir ruhtu o. Sesine sinen o masalsılık, çocukluğunun o derin ve utangaç yalnızlığından geliyordu. Şöhretin ve pırıltılı sahnelerin uzağında, her zaman kendi kabuğunda, adeta dünyadan elini eteğini çekmiş, sessiz bir yalnızlığı seçerek yaşamayı istedi.

Bu duruşu, onun sesini tekelci müzik endüstrisinin ticari bir malı olmaktan çıkarıp, ezilen halklar için güvenli bir sığınağa dönüştürdü. O, popüler kültürün pazar odaklı tüketim çarklarına dönmeyi reddederek, sesinin toplumsal güvencesini korumayı başardı. Bir ülkenin sesi olmak kolay değildir. Daha da zoru, o ülkenin yoksul insanlarının kendi hayatlarının her boyutunu senin sesinin içinde bulabilmeleridir. Feyruz bunu yaptı. Bir sabah radyodan yükseldi, bir evin penceresinden sokağa taştı, bir annenin mutfağına girdi. Bir çocuğun ninnisine karıştı. Şarkısında Beyrut’u tarif ederken, o şehri halkın alın terinden süzülmüş ekmek ve yasemin olarak nitelendiriyordu.

İşte Feyruz da tam olarak o Akdeniz evlerinin avlularını saran, sarsıcı ama mütevazı yasemin çiçeği gibiydi. Yasemin, Ortadoğu halkı için sadece bir koku değildir. Acının, göçün ve yıkımın ortasında inadına açan, saflığı ve direnci simgeleyen evrensel bir hafızadır. Halk, Feyruz’u o beyaz yasemin yaprakları gibi temiz, egemen güçlerin çatışmalarından uzakta ve Beyrut’un ruhunu taşıyan bir değer olarak kalbine bastı. O, bir çocuğun ağlamasına yerleşti, bir sevgilinin ağzında bambaşka bir anlama dönüştü. Bir şehir uzak kaldığında, o şehrin yerine geçti; gurbet oldu, bazen vatan, bazen vatansızlık oldu. Sanki o meşhur dizedeki gizli çağrı gibiydi sesi.

 

خذني على بلادي (Khudni Ala Bladi / Beni memleketime götür.)

 Feyruz’u dinlemek bir yolculuğa çıkmaya, insanın hiç görmediği bir yeri özlemesine, dinlenmeye, iç geçirmeye benzer. Beyrut’u hiç görmemiş olabilirsiniz ama Feyruz’u dinlerken Beyrut’u özleyebilirsiniz. Bir sokağını bilmeden, denizinin mavisiyle tanışmadan, evlerinin önünden hiç geçmeden… Çünkü bazı şehirler haritada bulunmaz; bazı şehirleri insan kendi içinde biçimlendirir. Feyruz’un Beyrut’u da biraz böyleydi. Onun duruşu da kökleri bu topraklara derinden bağlı o sedir ağaçları gibi sarsılmazdı.

Sonra savaş geldi ve şehir ikiye bölündü. İnsanlar birbirlerine karşı aynı toprağın içinden silah doğrulttu; evler, sokaklar, anılar birbirinden ayrıldı. Ve Feyruz sustu. Lübnan İç Savaşı boyunca Lübnan’da sahneye çıkmayı reddetti; savaşın taraflarından birinin sesi gibi görünmek istemedi. Şarkılarını hiçbir zaman diktatörlerin huzurunda söylemedi. Nitekim Cezayir’deki askeri darbe liderinin özel konser davetini reddettiğinde radyolarda aylarca ambargo yemiş ama geri adım atmamıştı. O, diktatörlerin değil, halkların sanatçısıydı. Üstelik savaş döneminde ülkeyi terk de etmedi. O lüks ve güvenli Avrupa şehirlerine kaçmak yerine, Beyrut’taki evinde, bombaların altında halkıyla birlikte kalmayı seçti. Birbirine düşman iki tarafın da sahiplenebildiği yegane temiz yerde durmayı seçti.

Onun sessizliği de bu yüzden bir tür söz oldu. Çünkü Feyruz’un sesi bir tarafın sesi olsun istemiyordu; savaşanlardan birinin yanında görünmek, diğerlerinin Feyruz’un sesini kaybetmesi demekti. Oysa Feyruz’un sesi, tam da o bölünmüşlüğün karşısında başka bir şey ifade ediyordu. Ben sizin biriniz değilim, ben hepinizin hatırladığı yerdeyim diyordu sesi. Yıllarca sustu ama Feyruz sustuğunda sesi kaybolmadı, hatta daha da büyüdü. Çünkü bazen insanın söylediği sözlerden çok, söylemeyi reddettiği şeyler anlatır onu. Savaşın bir tarafına dönüşmedi; bu yüzden savaşın içindeki insanların hepsinde kalabildi. Aynı şarkıyı birbirine düşman insanlar dinledi, aynı sesi kendi evlerinde duydular. Aynı kadının sesinde kendi kaybettikleri Lübnan’ı aradılar. Ve sonra o yaralı şehre, doğrudan kalbine seslendi.

 

لبيروت (Li Beirut / Beyrut’a…)

 Gerçekten yalnızca Beyrut’a mı? Bir şehre böyle şarkı söylenir mi? İnsan bir şehre selam gönderir mi, bir şehirle sevgilileşir mi, bir şehre beni kucakla der mi? Feyruz’un söylediği şarkı bunu yaptı. Ama bu şarkının hikâyesi yalnızca Feyruz’un hikâyesi de değildi. Melodisi, İspanyol besteci Joaquín Rodrigo’nun Concierto de Aranjuez adlı eserinin ikinci bölümünden geliyordu. Sözlerini Lübnanlı şair Joseph Harb yazmış, eşi Assi Rahbani ve amcasının kurduğu o büyük müzikal ekolü devralan oğlu Ziad Rahbani ise Feyruz’un söylediği versiyonu düzenlemişti. Şarkı 1984’te, Lübnan İç Savaşı’nın en ağır yıllarında yer aldı albümde. İspanya’da doğmuş bir melodi, yıllar sonra Lübnan’da bir şehrin yarasına dönüştü. Müziğin kaderi de biraz böyledir. Bir yerde doğar, başka bir yerde anlamını bulur. Bir ülkenin melodisi olmaktan çıkar, başka bir ülkenin özlemine dönüşür.

Sonra bir kadın söyler o şehre ve tüm dünyaya. Ve insan dinlerken kendi hayatındaki birine gönderilmiş bir mektup dinliyormuş gibi hisseder. Bir sevgiliye, bir anneye, çocukluğuna, yıllardır dönemediği bir eve ya da artık var olmayan bir şehre… Çünkü Beyrut burada yalnızca Beyrut değildir; Beyrut, insanın kaybettiği her şeyin adı olabilir; oyun oynadığı ama şimdi kaybolmuş olan sokakların, çocukluk hatıralarını barındıran ama yıkılmış olan evin adı. Şarkının sözlerinde Beyrut’un denizi, evleri, kayaları, ekmeği ve yasemini vardır. Yasemin, o coğrafyada sadece bir çiçek değildir. Eski Beyrut evlerinin pencerelerinden sokağa sızan o savaş öncesi huzurun, ev sıcaklığının ve çocukluk hafızasının kokusudur.

Feyruz, o yaseminin ta kendisidir aslında. Halkının gözünde o, sadece şarkı söyleyen biri değil; ülkenin üzerine çöken o kirli, karanlık savaş bulutlarının dokunamadığı, pencerelerinin önünde saf ve dokunulmaz kalan son beyaz çiçektir. Egemenlerin, bombaların ve nefretin kirletemediği güvenli bir sığınaktır. Öyle ki halk, onun evinin önünden geçerken adeta bir mabedin önünden geçer gibi saygıyla yavaşlar; onun sessizliğine, onun Beyrut’un tepelerindeki o gösterişten uzak, sade ve yalnız yaşam tarzına toplumsal bir koruma kalkanı örer. Feyruz, şöhretin getireceği tüm lüksü ve gürültüyü elinin tersiyle itip, halkının çektiği acıya kendi sessiz köşesinde ortak olmuştur. Halk onu işte bu yüzden çok sever; o, sarayların pırıltısını değil, Beyrut sokaklarının o unutulmuş yasemin kokusunu seçmiştir. Joseph Harb‘ın sözleri savaşın içindeki şehre yalnızca ağıt yakmaz; onun geçmişini, güzelliğini ve yeniden doğma ihtimalini de hatırlatır.

Feyruz’un yaptığı, geçmişi hatırlatmaktan fazlasıydı; bir şehrin hatırlanabilecek hâlini korudu. Çünkü savaş, insanların yanında, insanlarla beraber bir şehrin hafızasını da öldürür. Sokakların adını değiştirir, evleri yıkar, ağaçları keser, çocukların hatırlayacağı manzaraları ortadan kaldırır. Ve bir süre sonra insan, kaybettiği şeyin gerçekten var olup olmadığından bile şüphe etmeye başlar. İşte şarkı burada devreye girer; hatırlamak için, böyle bir yer vardı demek için, böyle bir hayat yaşadık demek için, bir tuğla kalsın elimizde diyebilmek için… Feyruz’un sesi bunun sesiydi. Onun sesini sadece bir müzik olmaktan çıkaran şey ise taklit edilemez bir empati insanı olmasıydı. Feyruz şarkı söylerken kendi acısını değil, insanlığın ortak sızısını üflerdi ruhumuza. Kavalın sesine nefes olduğu o kadim dizedeki gibi fısıldardı dünyaya.

 

والقلب مجروح (Ve’l Kalb Mecruh / Ve Kalp Yaralı…)

 Bu dize onun sesinde yankılandığında, o yarayı uzağınızda bir yerlerde, sadece bir başkasının hikayesinde hissetmezsiniz. Kelimeler göğsünüzü yarar ve o sızı gelir, tam da sizin yüreğinize yerleşir. Arapça sözün ağırlığı, Türkçenin hüznüyle birleşir onun nefesinde; diller değişir ama kalbin aldığı yaranın dili hep aynı kalır. O, acıyı bağırıp çağırarak bir slogana dönüştürmez; aksine yarayı o kadar derinden ve duru bir güçle taşır ki, dinleyen herkes kendi saklı kırgınlıklarının elinden tutulduğunu hisseder.

Bir diğer yandan, onun sesinde garip bir dinginlik vardı. İnsan ağlamadan da hüzünlenebilir, bağırmadan da özleyebilir. Ve en büyük acılar, kendilerini en yüksek sesle değil, en sakin biçimde anlatırlar. Feyruz’un sesinde böyle bir şey vardı; sanki çok uzaklardan gelen, geç gelen, özlenen bir sabah gibi. Sanki gece bitmiş ama güneş henüz doğmamış; sanki insan bir kapının önünde durmuş ve içeriden gelecek tanıdık bir sesi beklemektedir. Ve sanki çokluğunuzdan beri kanayan bir yara sağalmaktadır.

Bu yüzden Feyruz’un şarkılarında aşk da başka türlü duyuluyor. Bir şarkıyı sevgiliye söylüyor ama dinleyen herkes kendisini o sevgilinin yerine koyabiliyor. Hangi sevgili, Feyruz’un sesinden kendisine söylenmiş bir şarkıyı istemez ki? Onun sesini bu kadar evrensel yapan şey buydu; şarkının kime ait olduğunu tek bir adrese bağlamıyordu, böylece herkes kendi hikâyesini içine koyabiliyordu. Bir adam yıllar önce kaybettiği kadını, bir kadın artık dönmeyecek olan sevgilisini, bir anne çocukluğunu, bir sürgün ülkesini, bir çocuk artık aynı olmayan mahallesini, yolunu şaşırdığı evini ve bir Lübnanlı, savaşın parçaladığı ülkesini buluyordu bu seste. Tam da bu yüzden, cebinde eski evinin anahtarıyla bir gün geri dönmenin düşünü kuran tüm sürgünler ve yoksul göçmenler için seslendiğinde, coğrafyanın kaderi tek bir seste birleşiyordu.

 

سنرجع يوماً (Sanarjou Yawman / Bir Gün Döneceğiz…)

“Çokluktan yalnızlığa bir düşüştür sürgün, ne kadar derine düşersen o kadar sürgünsündür” diye düşünüyorum. Sürgünlük, insanı kendi kalabalığından koparıp yabancı toprakların dilsiz yalnızlığına fırlatan acımasız bir mülksüzleştirme biçimidir.

Feyruz’un sesi bir yanıyla da bu yalnızlığa ve kopuşa büyük bir itiraz gibi çoğaldı; bir insandan diğerine, bir evden diğerine, bir şehirden başka şehirlere, bir kuşaktan bir diğerine yayıldı. O, sürgünün insanı düşürdüğü o derin yalnızlık kuyusuna ortak bir hafızanın ipini sarkıttı. Bugün Feyruz’u anlamaya çalışırken onun kaç şarkı söylediğini, kaç albüm yaptığını, kaç ödül aldığını bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. Çünkü bazı sanatçıların büyüklüğü yaptıkları işlerin sayısal çokluğuyla ölçülmez; seslerinin hayatın bütününe yayılma gücüyle, yoksul kitlelerin bilincinde ve direnişinde bulduğu toplumsal karşılıkla ölçülür. Feyruz’un insanlığın ortak hafızasına kazıdığı bu iz öylesine köklüdür ki onun sanatsal varlığı artık sınırları aşan evrensel bir kimlik kazanmaktadır.

Bu kimlik, on altı yıllık kanlı bir iç savaşın ardından, yıkılan “Şehitler Meydanı”nda binlerce Lübnanlıyı yeniden bir araya getirdiği o muazzam konserdeki gibi sadece bir geçmiş zaman ağıtı olarak kalmıyor.

 

إيه في أمل (Eh Fi Amal / Evet, Bir Umut Var.)

Tarlalarda çiçekler dağılmış, ufuk kararmış olsa da; giden sevgili bir daha dönmeyecek olsa bile, o seste her günün bir gecesi ve onu takip eden mutlak bir gündüzü olduğu inancı saklıydı. Tarlalarda büyüyen buğdayı ve durmaksızın akan suları hatırlatıyordu bize. Bu nedenle Feyruz’u yalnızca Lübnan’ın ya da geçmişin sesi diye anlatmak eksik kalır. Çünkü onun içinde coğrafyalardan, sınırlardan ve acılardan daha büyük bir şey var. Yaraların sarılacağına, o küllerden yeniden doğulacağına duyulan o sarsılmaz inançtır bu.

Ve bence sanatın en büyük mucizesi de burada. Başka bir insanın dilini bilmeden de onun şarkısında kendisini bulabiliyor insan. Hiç görmediği bir şehri özleyebiliyor, hiç yaşamadığı bir zamanı hatırlayabiliyor, hiç tanımadığı bir kadının sesinde kendi annesini duyabiliyor. Feyruz bunu yaptı. Bize Beyrut’u söyledi, ama biz kendi kaybettiklerimizi duyduk. Bize aşkı söyledi, biz kendi sevgililerimizi hatırladık. Bize bir ülkeyi söyledi, biz kendi memleketimizi bulduk. Bize yıkımı söyledi ama en sonunda fısıldadı, evet bir umut var.

Bazı sanatçılar öldüklerinde susarlar, bazıları ise öldüklerinde değil, dinlenmediklerinde susar. Feyruz hâlâ dinleniyor; bir evden diğerine, bir arabada, eski bir radyoda, bir sabahın ilk saatinde, uzak bir ülkede, Beyrut’u hiç görmemiş birinin kulaklığında doğrudan bugüne sesleniyor. Ve biri bu umut ezgisini açıp dinlediğinde, dünya üzerindeki tüm haksız savaşlara, tüm diktatörlere ve tüm yıkımlara inat yine aynı şey oluyor. Bir kadın şarkı söylüyor ve insan, kalbindeki o ince sızıyla beraber geleceğe bakacak gücü yeniden buluyor. Çünkü Feyruz’u Feyruz yapan da tam olarak buydu, en derin yaraya bile umudun rengini, turkuazı çalabilmesiydi.

 

 

 

Tags: Mehmet Yesiltepe
Previous Post

ABD Senatosundan İran savaşına devam kararı

Next Post

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić istifa etti

Mehmet Yeşiltepe

Mehmet Yeşiltepe

1960 yılında Antakya’da dünyaya geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi mezunu. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıyor. Ayrıca Nasıl Yapmalı, Kadın Sevgi Özgürlük, Direniş ve Umut Odağı Haziran, Yabancılaşma, Dünyaya ve Ülkeye Sınıfsal Bakış adlı kitapları yayınlandı.

Yazarın Diğer Yazıları

Elon Musk Ne Yapmaya Çalışıyor?
Manşet Haberler

Elon Musk Ne Yapmaya Çalışıyor?

11/10/2026
Edebiyat, Felsefe ve Sanatın Gücü
Manşet Haberler

Edebiyat, Felsefe ve Sanatın Gücü

07/10/2026
NEBİ BARLAS’ın Ardından
Manşet Haberler

NEBİ BARLAS’ın Ardından

24/09/2026
YEŞİL SAHALARDA ALGORİTMİK KUŞATMA
Manşet Haberler

YEŞİL SAHALARDA ALGORİTMİK KUŞATMA

13/09/2026
Şiirin Ne Suçu Var?
Manşet Haberler

Şiirin Ne Suçu Var?

05/09/2026
Değerler Senfonisi veya Sınırlar Ötesi Empati
Manşet Haberler

Değerler Senfonisi veya Sınırlar Ötesi Empati

22/08/2026
Next Post
Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić istifa etti

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić istifa etti

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

AKP’ye geçecek yeni büyükşehir iddiası: Antalya’nın adı gündemde

AKP’ye geçecek yeni büyükşehir iddiası: Antalya’nın adı gündemde

by Sonhaber
12/10/2026
0

Yerel yönetimlerdeki parti değişikliklerine ilişkin yeni bir kulis iddiası gündeme geldi. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Basri Yalçın, partiye yeni...

TARİHTE BİREYİN ROLÜ

TARİHTE BİREYİN ROLÜ

by Hamit Baldemir
12/10/2026
0

Tarihi kim yapar? Toplumsal sınıflar ve kitleler mi, yoksa önderler mi? Bu soru çoğu zaman iki uç yanıtla karşılanır. Bir...

Kamuya ait 5 taşınmaz satışta: ÖİB 4 il için ihaleye çıkıyor

Kamuya ait 5 taşınmaz satışta: ÖİB 4 il için ihaleye çıkıyor

by Sonhaber
12/10/2026
0

Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın taşınmaz satışlarına ilişkin duyurusu Resmi Gazete’de yayımlandı. Buna göre Bolu’nun Mudurnu, Denizli’nin Baklan...

Fon dosyasında yeni soruşturma: ‘Gizli’ belgeleri paylaşanlara inceleme

Fon dosyasında yeni soruşturma: ‘Gizli’ belgeleri paylaşanlara inceleme

by Sonhaber
12/10/2026
0

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yürütülen fon soruşturmasına ilişkin bazı belgelerin sosyal medya ve dijital mecralarda yayımlanması üzerine harekete geçti. Başsavcılıktan yapılan...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik