“Şehir dediğin kendi halkına yabancıysa ölür…” Ya yerliler bir anda, tümden -milyonlarcası hem de- kaybolursa şehir, buna dayanabilir mi? Peki, böyle bir şey olabilir mi? Oluyor olmasına, gören gözlere…
Kitabın özünü belirleyen cümleler şöyle: “Bizim doğu toplumlarında anne ve babaların çocuklarına uyguladıkları duygusal şantaj, kölelik derecesine varıyor. Çocuk kendi çadırını aileden biraz uzağa kurup yerleşmek istediğinde, aile hemen aynı plağı çalmaya başlıyor: ‘Biz kendimizi her şeyden senin için mahrum ettik, sen okuyasın diye, sen giyinesin diye…’ Doğrusunu söylemek gerekirse gerçektir de bu.” Bizim ülkemizdeki düşünceden pek farklı değil.
1948’de “vaat edilmiş topraklar” denilerek (İkinci Dünya Savaşından mağdur sıfatıyla ayrılmış) Yahudilere yer verilince ve İsrail devleti de olanla yetinmek yerine hepsi benim olsun diye sürekli baskı yapınca ister istemez iki halk arasında büyük çatışmalar çıkıyor. Yahudiler için Filistinliler (kitapta geçtiği gibi Araplar), Filistinliler için de İsrailliler düşman olarak görülüyor ister istemez. Bir çocuk böylesi bir karşıtlıkla büyürse tabii ki düşman olacaktır birbirine. Oysa insanların değil devletlerin arasında bu gerilim ya da savaş. İyi de, olan hep insanlara oluyor.
Filistinli Alâ’nın anneannesinin öyküsüyle başlıyor roman. Müthiş betimlemelerle alabildiğine duygu yüklü. Günümüz öyküsü, en tam da onun için gerek anneanne gerek baba ve anne hep sürgün ve “ne olacak” kaygısıyla yaşamışlar. Alâ’nın Semitik olmayan Yahudi arkadaşı Ariel, bir gazeteci ve her ne olursa olsun, içten içe İsrail’den yana, kendisine bile itiraf edemese de.
Hemen her günleri birlikte geçen, aynı binada altlı üstlü oturan iki arkadaşın birbirlerine anlattıkları da var, anlatamadıkları da… Çakışan yanları da var, çatışan yanları da… İçten içe kendi duygularını gizliyor ve aktarmıyorlar birbirlerine, seyrek de olsa arada bir, bir soru işareti oluşsa da aralarında üzerinde durmuyorlar.
İbtisam Azem, her ne kadar yaşanmışlıklara dayandırsa da kurgulanmış bir metin olduğunu yazıyor zaten.
Bir gün, bir gece yarısı tüm Araplar kayboluyor. Hapistekiler, hücredekiler, asker olanlar, işte çalışanlar, şoförler (en çok da onların kaybolması yaşamı felç ediyor, çünkü Yahudiler ulaşamadıkları için işlerine gidemiyor), öğrenciler… Arap olan kim varsa hepsi “puf”. Anlaşılabilir bir şey değil bu. İsrail yönetimi, yıllardır gitmesini istediği Arapların yok olmasının altında bir başka gerekçe (saldırı, topyekûn savaş) arıyor. Bulamayınca daha bir tedirgin oluyor, korkuyor hatta. Bir yanıyla seviniyorlar ama ağırlıklı olarak da Araplarsız yaşamanın çok güç olduğunu görüyorlar. Dükkânlar boş, kimse alışveriş yapmıyor, kahveler, lokantalar boş, kimse yok yemek yiyecek…
“Büyük Felaket”…
Yazar, bu durumu, çok eskilerden bu yana yaşamın belirleyicisi “Nekbe”yle bağdaştırıyor. Nekbe, 1948’de İsrail’in kuruluşu sırasında sürgün edilen Filistinlilerin yaşadıkları drama verdikleri ad. Filistinliler köylerinden, evlerinden sürüldü 14 Mayıs 1948’de, 15 Mayıs da, “Nakba Günü” olarak anılıyor her yıl. 750 binden fazla insan sürülünce, yüzlerce köy ölüme terk edildi, topraklar bakımsız kaldı, yaşam bir anda kurudu…
Günümüzde de hâlâ süren bu savaşta (Gazze’yi anımsayınız, yaşananları, insanların kadın çocuk ayırt etmeden katledilmesini) haklılık haksızlık tartışması yapılamaz. Her iki taraf da haklı olduğunu (uluslararası hukuku yanlarında sayıyorlar)iddia ediyor, ama Filistinliler yaşam hakkı ile bir adım öne çıkıyor, haklılıklarını kanıtlıyor.
Süregelen bu savaş, muhakkak ki, uluslararası hukuk ile çözülebilir, ama Birleşmiş Milletler ve Adalet Divanı (ABD, kuşkusuz işin içinde) pek yakın durmuyor çözüme. Roman da çözüm göstermiyor, ancak okur okudukları üzerinden bir yol bulacaktır kendine. Belirtmekte fayda var; “Kayboluş Kitabı” Filistinlilerin haklı mücadelesinin yanında.
Kayboluş Kitabı
İbtisam Azem
Çeviren Zafer Ceylan
Roman
Yapı Kredi Yayınları, Haziran 2026, 191 s.












