Futbol Felaketi -1-

TEMEL DEMİRER

“Futbol, tanrıya ne yönüyle benzer?
Hemen söyleyeyim:
Birçok insanın ona inanmasıyla
ve entelektüellerin
ona kuşkuyla yaklaşmasıyla.”[1]

“Futbol: Güzel Oyun,”[2] derler; inanmayın![3]
“Futbolu Seviyoruz, Metalaşmayı Sevmiyoruz,”[4] maruzatlarına itibar etmeyin!
“Futbolun ne kadar kirli bir iş dünyası olduğunu bilmeme karşın gene de bağımlısıyım,”[5] diyen bölünmüşlüklere aldırmayın!
“Futbol olmasa, dünya çok daha gri, kurşuni ve acımasız olurdu!.. Haydi maça maça!”[6] saçmalıkları ile uğraşmayın!
“Neden” mi?
Bertolt Brecht’in, “Kendi dışında bir amacı olmayan spordan yanayım,”[7] uyarısını asla unutmayın!
“Cinai Şebeke: Spor Endüstrisi”[8] vurgusu eşliğinde Terry Eagleton’ın, “Futbol: Kapitalizmin Candostudur,”[9] notunu “es” geçmeden ve bir an dahi duraksamadan soru(n): “Futbol Kimin?”[10] ve “Ne İçin?”
Yerkürenin de, coğrafyamızın da her daim gündemidir; afyondur; iyi kafa yapar; kitlelerin uyuşturucusudur. Ezilenlerin dev aynasıdır!
Futbol, kötü bir komedidir. Üstünlük taslama ya da aşağılama gibi toplumda pek de hoş karşılanmayan duyguların geçit törenidir. Kimlikler yaratıp, insan(lar)ı gereksiz düşmanlıklara sürükleyen bir virüstür. Öyle bir “oyun”dur ki, bağımlılık yaratır. Bir gruba ait olma duygusunu tatmin eder.
Futbol artık bir eğlence aracı olmaktan öteye gitmiş, kapitalist dinamiklere dayanan bir kültürel kimlik hâline ge(tiri)lmiştir.
Kapitalizm koşullarında futbolu “devrimcileştirme” komikliğine düşenlere “Futbol-Siyaset Odaklı” araştırmadan çıkan sonucu aktarmakla yetinelim: “GS’lilerin yüzde 48’i, FB’lilerin 46’sı BJK’lilerin 42’si, TS’lilerin de 65.5’i AKP’ye oy veriyor. CHP en fazla oyu BJK’lılardan alıyor. MHP de Trabzonspor’lulardan”![11]
Kimse inkâra kalkışmasın! En basit hâliyle “bir oyun” diye sunulsa da kapitalist bir endüstridir; savaş oyunudur. “Modern zamanlar”ın gladyatör dövüşü; futbolcular da bu “oyun”un gladyatörleridir. Gladyatör dövüşleri sizce devrimcileştirilebilir mi?
Tuğrul Akşar, ‘Futbolun Ekonomi Politiği’ başlıklı yapıtında, ticarileşen futbolun, paylaşım ve gelir dağılımına ilişkin soru(n)larının altını çizerek şöyle der: “Bizler artık sadece futbol izlemiyoruz, aynı zamanda onu tüketiyoruz. Futbol sayesinde hepimiz birer taraftar tüketiciye dönüştük.”[12]
Evet, evet “Futbol”…
Büyük bir çoğunluğun hayatındaki, “masum” ve “olağan” bir eğlenceymiş gibi sunulsa da, “sadece futbol” değildir, olması da mümkün değildir…
“İyi de, öyleyse ne” mi?
Nereden yanıtladığınıza bağlı…
Örneğin Celâl Üster gibi, “Futbolun, daha doğrusu ‘top oyunu’nun, beş bin yıl önceye giden kökenleri”nden de söz edebilirsiniz; veya Haluk Sunat gibi, “Futbol bir oyundur. Hayat da. Futbol sadece futbol değildir, artanı hayata dahildir. Herkes hayatını ve futbolu kendi meşrebine göre yaşar,” da diyebilirsiniz!
Veya hem “sosyalist” ve hem de fanatik bir FB’li, GS’li, BJK’li, TS’li, Ankaragüç’lü, Gençler’li olup, futbola “güzellemeler” de düzebilirsiniz…
Onlar bir yana; kendi hesabıma hâlâ (çok “dinozor” bulunsa da) futbolun kesinlikle masum bir oyun olmadığını düşünüyorum!
Popüler kültür içerisinde yer edinen üç temel alandan (medya-spor-müzik) biri olan spor/futbol, özellikle XX. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı üzerindeki belirleyiciliği ile toplumbilimcileri düşündüren bir sorunsal olagelmiştir. Toplum düzenine ilişkin yansımalar alanı olarak görülmesi sporu, özelde ise futbolu kültürel etkinlikler içerisinde ele almayı zorunlu kılmaktadır. Sıradan bir eğlence ve oyun etkinliği çerçevesinde algılanan spora/ futbola aslında siyasi, ekonomik ve sosyal boyutları da içeren daha geniş bir perspektiften bakmak gerekmektedir. Buna göre futbolun, boş vakit aktivitelerinin ve beden-ruh terbiyesinin ötesindeki analizleri ve de tartışmaları zorunlu kılan bir süreci içerdiği söylenebilir.
Diyalektik çözümlemelerin odağında değerlendirildiğinde spor/ futbol; kapitalist yapılanmanın ve sosyal sınıflar arasındaki kaçınılmaz çelişkilerin belirlediği ideolojik, politik ve kültürel mücadeleler alanı içinde yer edinmektedir. Öyle ki, kapitalizmin reklam ve yönlendirme aracı hâline getirilen sporun/ futbolun, endüstriyel alana dönüştürülmesiyle son derece etkili bir sömürü kanalına dönüştürüldüğü görülmektedir. Ayrıca kapitalist hegemonyanın sürekli kılınması bağlamında, toplumu yönlendirmeye dönük mesajlarıyla, ideolojik ve kültürel araç işlevini de yüklenmiş bulunmaktadır.
Bu açıdan birey/ toplum: kapitalizmin yarattığı beğenileri, mutluluk formlarını, dünya görüşünü, dolayısıyla değerler sistemini kabullenmekte ve kendi sosyal gerçekliklerinin dışında yaratılan, yabancılaşmanın hâkim olduğu bir yaşam alanına hapsedilmektedir.[13]

SPOR (MU?)

Öncelikle şu göz ardı edilip, unutulmamalı: Spor, bilimsel şekilde rekorları zorlayan, bütünsel ve devamlılık isteyen bir endüstridir. Bunun için de para önde geliyor![14]
“Nasıl” mı?
Kapitalizmin spordaki temel meselesi, sporu yapanla izleyen arasında kesin bir ayrım yapmaktır. Çünkü kitlelerle sporcular arasına çizilen sınır, sporu üzerinden para kazanılabilecek bir meta hâline getirir. Zira çit çekmek mülkiyeti, mülkiyet metayı, meta rantı getirir. Mülkiyeti belirlenmemiş bir şeyi satamazsınız. Seyirci, kendisiyle sporcu arasında bir fark görmez, sporu görkemli bir temaşadan ziyade kendisinin de katılabileceği insanca bir uğraşı olarak görürse spor satılabilir bir şey olmaktan çıkar. Bu yüzden kapitalizmin sporunda insanüstülük vazgeçilmez bir temadır. İnsanların onlar gibi olabileceğine kolay kolay kanaat getiremeyeceği devlerin varlığı gerekir. Bu devlerin büyüklüğü, amacı gereği, insani kriterlerle değil, insanüstülükle çizilir. Bu nedenle spor kapitalizmi için saha içindeki insanüstü başarı fetiştir. Sporun egemenleri sıradan insanlara, “olağanüstü”yü satarak para kazanır.[15]
Tam da bunun için “Olimpiyatta Kim Ne Kazanır?”[16] sorusu eşliğinde “Olimpiyat(lar)ın Karanlık Yüzü”ne[17] kafa yorarak, “Olimpiyat Sadece Olimpiyat Değildir”[18] gerçeğini kavramaya gayret edelim.[19]
Bu konuda “Olimpiyat kardeşlik ve barış mı yoksa öldüresiye rekabet ve savaş mı? Olimpiyat aslında siyasete bulaşmış bir zengin sporu aktivitesidir. Sonuçta nüfusu kalabalık, ekonomisi güçlü, kişi başına geliri yüksek, kısacası zengin ve sanayileşmiş ülkeler madalyaları toplarlar, yani savaşı kazanırlar,”[20] belirlemesi gerçeğin özeti olurken; “Spor, yöresel dürtüler içine sıkıştırılıp, ahlâki yozlaşma ile tanımlanırsa şiddet ve kaos kaçınılmaz olarak alan bulur,”[21] saptamasını da eklemeden geçmeyelim!
Bu arada elbette sporun sınıfsal olduğu bir an dahi “es” geçilmemelidir.
Hatırlansın: Dünyayı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın ışığında okumanın demodeleştirilmediği dönemlerde spor da burjuva ve proletaryaya ait hâlleriyle ikiye ayrılıyordu. Bugünün, spor endüstrisini kontrol eden IOC, FIFA gibi kurumları ve onların organizasyonları XIX. yüzyılın ikinci yarısında atılan temellerle sahneye hızlı bir giriş yaptı. Ancak işçi sınıfı da ondan aşağı kalmadı. İlk işçi kulüpleri, 1800’lerin ikinci yarısında Amerika ve Avrupa’da kuruldu. İşçi sınıfı içindeki örgütlülük durumuna paralel biçimde Avrupa’nın Almanca konuşan halkları kısa süre içerisinde hareketin direksiyonuna geçti. Bu merkezlerin başında Viyana kenti geliyordu.
İlk işçi jimnastik kulübü, 1891’de, 30 sene sonra “Kızıl Viyana” olarak anılmaya başlanacak olan kentte kuruldu. Kulüp, 1894’te ‘Genel Jimnastik Kulübü/ Allgemeiner Turnverein’ adını aldı ve birçok sporun icra edildiği bir merkeze dönüştü. İlerleyen yıllarda yeni kulüplerin kuruluşuna tanıklık edildi. Bu kulüpler, 1910’da ‘Avusturya İşçileri Jimnastik Birliği/ Österreichischer Arbeiter-Turnerbund’ adı altında birleşti. Kulüplerin toplam 70 bin üyesi vardı. 1924’e gelindiğinde ‘Avusturya İşçileri Spor ve Beden Eğitimi Birliği/ Arbeiterbund für Sport und Körperkultur in Österreich-ASKÖ’ adını alan organizasyon bünyesinde jimnastik, bisiklet, yürüyüş, yüzme, kayak, futbol, hentbol, judo ve hatta burjuvaziyle özdeşleşen tenis gibi sporlar dahi yapılıyordu.
1920’lerde faşist hareketlerin güçlenmesiyle sosyalist/komünist partilerin sporu antifaşist mücadeleyle birlikte ele alması aynı döneme denk gelir. Bu, elbette bir tesadüf değil. Paramiliter örgütlenmelerden fazlasıyla beslenen faşistlerle fiziksel karşı karşıya gelişler rutin hâle gelirken her iki taraf da üyelerini bu alanda eğitme ihtiyacı hissediyordu.
Avusturya’da “Wehrsport” yani “Paramiliter spor/ savunma sporu” Julius Deutsch’un öncülüğündeki ASKÖ’nün temel yönelimlerindendir. Wehrsport, kır koşusu, atıcılık sporları ve savunma sanatları gibi temel askeri eğitimle bağlantılı sporları içerir. Aynı zamanda Spor İşçileri Enternasyonali’nin (SWSI) de başkanı olan Deutsch, organizasyonun 1927’deki kongresinde şu önergenin kabul edilmesinde başrolü oynamıştır:
“Kapitalist sınıf, proletaryaya karşı savaşında demokratik ve cumhuriyetçi iktidar biçimlerine karşı faşist saldırı yöntemlerini kullanmaktadır. İşçileri sindirmek için silahlı çeteleri istihdam ediyorlar… İşçi sınıfı kendisini ancak savunma birlikleri kurarak başarıyla savunabilir… Proletaryanın fiziksel gücünün gelişmesine yardımcı olan organizasyonlar olarak tüm ülkelerdeki işçi sporları kurumlarının görevi bu savunma birliklerini mümkün olan her şekilde desteklemektir… Bu tip, birliklerin var olduğu ülkelerde işçi sporları kurumları onlarla iş birliği yapmalıdır. Karşılıklı destek sağlanmalıdır.”[22]
ASKÖ, ülke şartları ve dönemin Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin de desteğiyle kısa sürede geniş kesimlere ulaşan, Viyana merkezli güçlü bir kültürel hegemonya aracına dönüştü. 300 bine yakın üyeye sahip olan organizasyon, nüfusa kıyasla dünya üzerindeki en büyük işçi sporcu örgütüydü.
Julius Deutsch, 1927’de Sosyalist İşçilerin Spor Enternasyonali’nin (SWSI) başkanlığına getirildi. 2 milyona yakın üyeye sahip olan SWSI, büyük bir ideolojik rekabet içerisinde olduğu, SSCB merkezli Kızıl Spor Enternasyonali (RSI) ile birlikte işçi sporlarının iki lokomotif örgütünden biriydi.[23]
1931 Viyana Olimpiyatları, işçi sporları tarihinin zirvesiydi. 2 bin 500 işçi sporcunun katıldığı oyunlar, 4 bin emekçinin, işçi sınıfının tarihini canlandırdığı gösteriyle başlamış, performans kodaman bir kapitalistin dev başının parçalara ayrılmasıyla sona ermişti. Sosyalist Viyana Konseyinin inşa ettiği stadyum, 100 bin kişiye ev sahipliği yapıyordu. Viyana’da oyunların futbol finali, 65 bin kişi tarafından izlenmişti.
2 milyona yakın üyesi olan SWSI’nin düzenlediği ilk işçi olimpiyatı olan 1925 Frankfurt’ta olduğu gibi, proletaryanın şöleninde milliyetçiliğe yer yoktu. Ulusal bayraklar taşınmadı, ulusal marşlar okunmadı.
1931 Viyana İşçi Olimpiyatları da epey politikti. İşçi sınıfının mesajı taşıdıkları “Faşizm Kızıl Viyana’da asla gol atamayacak” pankartında olduğu kadar netti.
Ne yazık ki görkemli kapanış seremonisinde taşınan “Dünyanın tüm proleterleri sporun etrafında birleşin” mesajı, fiiliyatta hayat bulamaz hâldeydi. Burjuvazi, işçi sınıfının üzerine faşizmi salmaya hazırlanırken dünya genelinde işçi sınıfı siyaseti bölünmüştü. Bu bölünme spora da yansıyordu.[24]

 

Devam edecek…

TEMEL DEMİRER

demirertemel@gmail.com

Haber Etiketleri
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x