Genç sanatçı Gökçe Hiçyılmaz ile Step İstanbul Fuarı ve eserlerini konuştuk


1984 Ankara doğumlu Gökçe Hiçyılmaz Hacettepe Kimya Bölümü’nü yarıda bırakmasının ardından Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’ne girdi. Fakülte birincisi olarak mezun olan sanatçı halen aynı üniversitede, Heykel Ana Sanat Dalı’nda sanatta yeterlik programına devam ediyor ve akademide dersler veriyor.

Üretimlerine Eskişehir’de devam eden Hiçyılmaz, eserleriyle bugüne kadar ‘BASE’, ‘Sanata Bi Yer’, ‘Rota’ ve O’Art sergilerinin yanı sıra birçok etkinlik ve projede yer aldı. Eskişehir Genç Sanat Heykel Ödülü’nü (2018), Erdemir Çelik ve Yaşam Metal Heykel Yarışması Jüri Özel Ödülü’nü (2015) kazanan sanatçı çalışmalarında çoğunlukla insan doğasının karanlık yönüne eğiliyor.

Ben de 30 Kasım’a kadar sürecek olan Step İstanbul Fuarı kapsamındaki etkinlikler dolayısıyla Gökçe Hiçyılmaz ile hem çalışmalarını hem de bu fuarın Türkiye’de genç sanatçılar için ne ifade ettiğini konuşma fırsatı buldum.

 

-Merhaba Gökçe. Büyük bir heyecanla eserlerini üretirken ki motivasyonunu sormak istiyorum öncelikle. Kimya bölümünden ayrıldıktan sonra heykel yapabileceğini biliyor muydun? Güzel Sanatlar Fakültesi’nden önce de yeteneğinin farkında mıydın? Bu hikâye sende nasıl başladı?

Merhaba Gülsüm, çocukluğuma dair anımsadığım en eski hatıralarımda resim ve ardından üç boyutlu malzemelerle ürettiğim o dönemler bana çok ilginç gelen çocuksu merakla ortaya konmuş şeylerinde silik imgeleri mevcut.  Ailemde hobi amaçlı vakit geçirmek için babamın, annemin ve ablamın kendilerine has uğraşlarına şahit olup onlara sıklıkla eşlik ederdim ardından, uzunca bir süre kişisel alanıma dahil bu durum 2000’lerin başında underground etkinliklere dekor yapmaya başlamamla farklı bir boyuta ulaştı. Bilim her zaman bende heyecan uyandıran bir alan olmasına rağmen kişisel çalışma sahası olarak bireysel ve kuralsız bir yaratıcılığa alan açan sanat mizacıma ve içsel ihtiyaçlarıma daha uygun.  Okulu bıraktıktan sonra 6 yıl bu aktif underground maceram İstanbul’da devam etti. O yılların sonunda Mimar Sinan’dan mezun bir hocamdan yağlı boya dersleri almaya başlamıştım. Kendisi yetenek sınavlarına girmem yönünde beni destekledi hatta itti diyebilirim J Şehir değiştirdiğim o dönem güzel sanatlar zaten öğrenmeyi istediğim teknik konular için bana iyi bir seçenek olarak gözükmüştü. Okula girmemle birlikte merak duygumu hem teorik hem pratik açıdan sürekli besleyen alanımda zevkle çok yoğun şekilde çalıştım. Derinleştikçe alanımla olan bağlarım güçlendi ve yaptığım işi her zorluğuna rağmen çok seviyorum.

Gökçe Hiçyılmaz “Çöküş” 2019

 

-25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü, bu yıl global bir pandemi sürecinden geçsek de kadınlar olarak sesimizi yükseltmekten geri durmadığımız bir gün oldu. Senin de çocuk gelinlere dikkat çektiğin ‘Bir Çocuğun Kabusu’ isimli bir çalışman var. Çeşitli platformlarda paylaşıldı, ses getiren bir etki yarattı. Bu açıdan bakıldığında sanatçı aynı zamanda mücadeleci bir kimliğe bürünüyor ve ürettiği işle toplumu sarsabiliyor. Belki de bir fail senin eserine baktı ve müthiş bir utanç duygusuna kapıldı. Bu bağlamda ne söylemek istersin, ihtimaller bir sanatçıya ne hissettirir?

Senin hayal ettiğin gibi olsun isterdim açıkçası sürecin. Yani her türlü şiddetin faili eylemlerinin sonuçlarıyla bir şekilde yüzleşmeye açık olsun isterdim ben de… Uzun yıllardır psikoloji, psikiyatri ve son yıllarda da özellikle psikanaliz ve psikoterapik yaklaşımları kişisel merakım dolayısıyla araştırıyorum. Şiddetin ortaya çıkışı ve aktarımın arka planına dair edindiğim izlenim ne yazık ki şiddetin bulaşıcı olduğu ve şiddetin kurbanlarının sıklıkla şiddetin uygulayıcılarına dönüyor olması. Yani bu olay bir kişiyi suçlayarak işin içinde çıkabileceğimiz bir durum değil. Failleri tikel birer vakaymış gibi ele alarak onları yalnızca hapse tıkarak sonlanacağını sanan, bu tarz insanların ortaya çıkmasında kendi payını yok sayan, birilerini suçlu olarak tanımlayınca kendini aklayan bir toplumuz biz. Şiddeti üreten toplumsal yaşantımız. Bir çocuğun ruhsal benliğine ve beden bütünlüğüne kast eden insanları yaratan biziz. Bu olgu adeta insanın bedenini var eden sağlıklı hücrelerin zamanla kanser hücrelerine dönmesine benziyor. Sorun temelde hücrelerin nasıl kodlandıklarıyla ilgili. İşlerim de bunu daha iyi anlamamla birlikte zaman içinde iktidar, baskı ve bastırma konularına yoğunlaşan bir hal aldı. Bizler kendimizi tanımadan dünyaya anlam yüklerken o dünyayı kuranın kendimiz olduğunu da unutmaya başladık. İnsan olmanın potansiyellerini gündelik faydalara indirgerken nasıl yozlaştığımızı bu yozlaşmanın toplumsal bir yozlaşmaya bizleri nasıl hızla sürüklediğini kendimize itiraf edemeyecek kadar ruhsal açıdan kırılgan ve zayıfız. Bu noktada kendimizi bilinçli ya da bilinçsiz olarak daha güçlü hissetmeye ihtiyaç duyup kendimizden daha zayıf gördüğümüz bir ötekine saldırıyor, onu baskılıyor, aşağılıyor, ayrıştırıyoruz. Üretirken bu süreçleri formlar aracılığıyla yeniden kurguluyorum ve deşifre etmeye çalışıyorum. İşlerimi estetik haz nesneleri yerine, bastırılanın su yüzüne çıkmasını sağlayan ruhsal birer tetikleyici olarak görüyorum. Herhangi bir çözüm sunmuyorum çünkü gerçek bir çözümden önce inkâr mekanizmasının işlevsizleşmesi gerektiğine inanıyorum. İnkâr toplumuna maruz kalan ve onu inşa eden öznelerden biri olarak ben,  yarattığım formlar aracılığıyla insanın inkâr ettiklerini insanlara geri yansıtmak istiyorum sanırım. Bana yapılan geri dönüşlerden anladığım kadarıyla bu tetikleyici etkiyi sıklıkla yakalayabildiğimi düşünüyorum. 

“Bir Çocuğun kabusu”

-Bu yıl 2.si düzenlenen STEP İstanbul projesi kapsamında 25 galeri ve 250’ye yakın sanatçıya alan açıldı. Sen de Radar Project inisiyatifi bünyesinde iki eserinle 30 Kasım’a kadar Tomtom Designhood’da olacaksın. Genç sanatçılara fırsat oluşturan Step İstanbul projesi “Sanat herkesin hayatının bir parçası olmalıdır” iddiasıyla yola çıkmış ve ‘erişilebilir sanat’ felsefesini benimsemiş bir oluşum. Eserlerinden İD’de de bunu görüyorum. Vurguladığın yıkıcı varoluş mücadelesi de ‘herkesin hayatının bir parçası’ bu bağlamda. Biraz İD’in oluşum sürecinden söz etmeni istesem?

İstanbul’un sanat alanında ülkenin merkezi olduğunu düşünürsek eğer, Step İstanbul gibi genç sanatçılara alan açan etkinliklerin benim gibi nispeten periferide yaşayan genç sanatçılar için önemli olduğu ortada. İnisiyatifler, kolektifler ve underground kalmış olan kar amacı gütmeyen dolaşımlara önem veriyorum. Baskın olan ticari piyasanın dışında içerik ve biçim açısından farklı tutumları olan insanların dayanışma ağı işte bu oluşumlar. Bu çabayı görünür kılan etkinliklerin artmasını diliyorum.  Sanatın ulaşılabilir olması bana göre her açıdan önemli, nesnelere sahip olmanın ötesinde bir ulaşılabilirlik bu elbette. 

“İd”,  Freud’un bir kavramı ve insanın hayvani haz odaklı alt benliğini ifade ediyor. İngilizce “kimlik” anlamına gelen “ID” ile de ilişkili bir kelime oyunu da içeriyor.  Aslına bakarsanız eylemlerimizin çoğunu bilinçsiz yapıyoruz. Kendimizi akıldan oluşan bilinçli varlıklar olarak kabul edişimiz bence inkâr mekanizmamızın bir sonucu. Böyle düşünmek kendimize olan güvenimizi arttırıyor sanırım… Örneğin, alışveriş yaparken hızla birkaç milisaniye içinde karar veriyoruz. Bu süreçte beynin aktif olan bölgeleri bilinçli kullandığımız yerler değil. Herkes sözde çok akıllı ve her şeyin çok farkında, bu durum bana kara bir komedi izliyormuşum hissini veriyor.  Sıklıkla eylemlerimizi gerçekleştirip sonra üzerine düşünüyoruz o da gerekirse hani. Çoğu zamansa bunu yapmıyoruz. Bu şekilde kavrayıştan uzak bir yaklaşımla ortaya konan eylemlerle inşa ettiğimiz toplum ortada. Hızla akan bir çağdayız ve ona yetişmek için hızlı hareket ediyoruz. Açıkçası kılıfını mantık aracılığıyla sonradan uydurduğumuz şeyler hayatımızın akışına yön veriyor. İşte bu akılla bahaneleri örülmüş haz arayan kontrol edilmesi zor alt benliğimiz, çağın zor koşullarını yaratan temel nedenlerden biri gibi geliyor bana. Ancak bu durumun farkına varmak için içimizdeki o erginleşmemiş yanımızı önce kabul etmeliyiz. “İD” kısaca buna işaret etmeye çalışan dingin bir insan suretine sahip vahşi bir hayvan. 

Gökçe Hiçyılmaz “ID” 2019

-Senin de bir sözün var, “Eserlerimi sanatla uğraşan insanlardan daha çok sokaktaki insanların görmesini isterim” demiştin. Hakikaten sokağın sanata erişimi günümüzde hala ‘fazlasıyla lüks’ kapsamında. Sence sokaktaki insan sanata dâhil olabilirse neler olur? Ya da genel anlamıyla sanat, sokaktan ayrıştırılabilir mi?

Sanatın sokakta cereyan eden hayattan zihinsel ve ruhsal açıdan ayrıştırılması imkânsız geliyor bana. Ancak sanatın sergilenme koşulları dolayısıyla sıklıkla sokaktan fiziksel olarak uzak kaldığı da bir gerçek. Sokak sanatı ve kamusal sanat bu noktada çok önemli bir eksiği dolduruyor. Ayrıca toplumun çoğunluğu sergi mekânlarına ve galerilere girmeye çekiniyor. Sanat mekânları ve sokak arasında bu bağlamda mekânsal bir kopukluk oluşuyor bence. Mekâna has somut duvarlar ardından insanların zihninde soyut duvarlara da neden olabiliyor.  Oysaki kültürel etkinliklere ulaşılabilirlik her insanda yeni bir deneyim sağlar. Ulaşılabilir olana aşina olmaya başlayan insanlar yeni ve farklı olanı yadırgamamaya başlar. Aksi halde bir yabancılaşma söz konusu bana kalırsa. Ayrıca genç sanat söz konusuyken sanatsal üretimler ülkemizde çok çeşitliliğe sahip. Belli bir sanat anlayışı, bilindik biçimler ve bakış açısı yerine bu çeşitlilikle karşılaşan insanlar yeni türden düşüncelere hoşgörüyü daha hızlı geliştirebilir. Ben de çok katmanlı çeşitli festivaller ve underground etkinliklerde yer alarak mekânsal sınırları aşmaya çalışıyorum kendimce. Alternatif geçici sergi mekânlarında yer almak bana başka türlü bir keyif veriyor.  Çemberimi genişletmek için fırsat oldukça ülkenin doğusuna da batısına da işlerimi sergilenmeleri için yolluyorum. Farklı insanların işlerimle karşılaşmasını, insanlarla işlerim aracılığıyla temasa geçmeyi ve tepkilerini görmeyi gönülden istiyorum.  Sonuç olarak, fiziksel koşullar eserlerin sergilenmesi noktasında etki alanınızı belirleyebiliyor. 

 

Vakit ayırdığın için teşekkür ederim. Senin köşesiz açılımlarınla çok katmanlı, düşündürücü ve dolu dolu bir sohbet oldu bu. Sağlıklı ve üretken bir yaşam diliyorum.

Bende platformunuzda bana ve eserlerime yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Aynı şekilde hepimiz için sağlıklı ve alanı ne olursa olsun üretken bir yaşam diliyorum. 🙂

guest
1 Yorum
Oldest
Newest Most Voted
Inline Feedbacks
View all comments
greeny

in art we trust in Gökçe we believe

1
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x