Sanat gerek uyandırdığı duygularla gerekse yarattığı düşüncelerle insanın yaşamında önemli bir rol oynar. Herkes etkilenir, herkes her şeyden etkilenir. Çocukluktan başlayarak, anne-baba, aile, arkadaş, okul, öğretmen, sevgili, iş hatta pişpirik oynadığınız insanlarla öylesine konuşmalardan bile… Bu, okuduklarınız, izledikleriniz, dinledikleriniz hatta anlattıklarınız bile sizi belirleyen en önemli olgudur. Kimseyi ayrı tutamazsınız. O an, orada değilse de en etkili, lider konumundaki insan bile birkaç saat/gün içinde etkilendiğini yaptıklarıyla, tavırlarıyla, sözleriyle ifade eder.
Bu hafta, senaryosunu yazıp yönettiği Kristoffer Borgli’nin gösterime giren filmi “Drama” tam da bu konuyu irdeliyor. Bakmayın, iki genç insanın birbirlerini sevip evlenmeye karar vermeleri ardından geçmişte yaşadıkları “en kötü” şey hakkında konuşmalarıyla sürüp giden kara mizah içeren, ilginç ve alabildiğine yaşamla doğrudan bağ kuran filmine… Biz, mahalle baskısına odaklanacağız; değil mi ki, film boyunca her sahnede, her replikte günün gündemini hissettirdi. Bir de, yine insan haklarıyla bağlı olarak gündemden düşmeyen… haksız ve hukuksuz suçlanmalarla tutuklanmaları hatırlattı yeniden.
Dipnot Yayınları, “Mahir Çayan” kitabı yayımladı. Bu kitabın çıkışıyla birlikte, Oğuzhan Müftüoğlu, Ertuğrul Kürkçü’yü, aradan geçen 50 yılın ardından “neredeyse” suçlayacak bir röportaj verdi BirGün TV’ye. Kolaylaştırıcı Zafer Arapkirli de araya girip soru filan da sormadı ve bir uçsuz ve sonuçsuz tartışmamız daha oldu…
“Drama” filmi, bu “tartışma” (çekemezlik mi desek, daha doğru olur) ile bağ(lantı) kurdu kafamda. Genç kızın daha ergen bile olmadan, geliştirdiği düş(ünce) nedeniyle müstakbel nişanlısı ve arkadaşları tarafından yargılanması beni bu olayı bir kez daha düşünmeye itti. Ardından, Dipnot Yayınları sosyal medyadan bir “zorunlu açıklama” yayımlayınca bu yazıyı yazmak bir zorunluluk oldu (sanki).
Gerçekleşmemiş suç(?)
Filmde, ergen bile olmamış bir gencin sadece düşündüğü için suçlanması (hatta mahkûm olması) gibi; onlarca yerde söylenmiş, yazılmış olmasına karşın Ertuğrul Kürkçü’nün Kızıldere’den canlı çıkması üzerinden polemik yapılması da yanlış. Biliyorum, bu yazıyı Oğuzhan Müftüoğlu doğrudan görmeyecektir, ama ona iletilecektir. Buna yanıt vermesi önemli değil. Zaten o, bir sav attı ortaya, arkadaşları da çıkaramıyor. Ama isterim “Drama” filmini, kendisinin bu çıkışıyla bağdaştırarak izlesin.
Kristoffer Borgli, çok iyi bir konu yakalamış, çok da iyi anlatmış. Yukarıda da değindiğim gibi, asıl gerekçe ve sebep ne olursa olsun -hatta kendilerinin yaptıkları bile- yaşamın tümüne mal edilemez, edilmemelidir. Chris Hedges (Ömer Madra çevirisiyle), Epstein dosyalarıyla ilgili olarak gündeme gelen Noam Chomsky konusunda, “burada alınacak tek bir ders varsa, o da şudur: Egemen sınıf, karşılığında bir şey beklemeden hiçbir şey sunmaz. Bu vampirlere ne kadar yaklaşırsanız, o kadar köleleştirilirsiniz. Bizim rolümüz onlarla sosyalleşmek değil. Onları yok etmek” diyor. Bir başka açıdan bakıldığında, insanın ölüm ile yaşam arasında gidip gelmesi, korkması suç olabilir mi? Bir de zaten dönüşsüz bir yola girmişsiniz, ölüm ne kadar korkunç olabilir ki, yaşayacaklarınızı göz önüne getirdiğinizde… Öte yandan, sonrasında yaptıkları, söyledikleriyle kendini kanıtlamış sayılmaz mı? “İlk taşı en suçsuz olan atsın.” Peki, en suçsuz kim?
Filmdeki geçmişte kalan konu ve anımsananlar, aradan geçen onca yıl içerisinde, deyim yerindeyse “yemeyip içmeyip” evlenmeyi engellemeye dönüşüyorsa yanlışı biraz da kendisinde araması gerekir insanın. Gerek filmdeki gençler, her şeyi yıkıp yeni bir hayata atılmak için “sıfırdan” harekete geçiyorsa, Oğuzhan Müftüoğlu da, saygınlığını “yeniden” kazanmak için neyi niye, neden ve nasıl anlattığını açıklamalıdır. Zafer Arapkirli, gazetecilerin anılarını yazdıkları gerçeğinden ilerlersem, program öncesi ve sonrası olanları yazacaktır, geç kalmasa…












