Avrupa’nın tam ortasında, “insan hakları” ve “demokrasi” kavramlarının en parlak vitrinlere dizildiği topraklarda yaşamak, dışarıdan bakıldığında bir kurtuluş hikâyesi gibi görünebilir. Oysa bu vitrinin arkasında, binlerce sığınmacı için günleri bölen, gece uykularını zehir eden bir kabus sessizce büyüyor. ‘Geri gönderilme korkusu.’
Son dönemde İsviçre kantonlarında yaşananlar, bu kabusun artık soyut bir endişe değil, kapıyı çalan bir polisin soğuk kelepçesi kadar somut bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.
Daha dün, Zürih’te 3 yıldır yaşamını kurmaya çalışan genç bir anne, çocuklarıyla birlikte, yakapaça ve ters kelepçelenerek zorla Türkiye’ye sınır dışı edildi. Sadece 15 aylık, henüz yürümeyi yeni öğrenen bir bebeğin ve çığlık atan çocuğun tanıklığında yaşanan bu tablo, hangi insani vicdana ya da hangi demokratik ilkeye sığdırılabilir?
Geçtiğimiz haftalarda benzer bir travmayı Fribourg’da yaşayan Gürçay ailesinde gördük. PangeaKolektif’in kamuoyuna duyurduğu o sarsıcı tanıklıkta, küçük çocukların gözleri önünde yürütülen sınır dışı operasyonu, ancak ailenin sert direnci sayesinde şimdilik askıya alınabildi. Peki, “şimdilik” sağlanan bu ara, o evdeki kaç uykunun bölünmesine engel olabilir?
Geçtiğimiz günlerde röportaj yaptığım trans bir kadının durumu da farklı değil. Türkiye, LGBTİ+ bireyler için yaşam hakkının dahi teminat altında olmadığı, nefret söyleminin ve şiddetin tırmandığı bir ülkeyken, iki negatif karar alıp sınır dışı kararı onaylanan bu insanın geri gönderilmek istenmesi ne kadar hukuki, ne kadar vicdani?
Bugün Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne ya da demokratikleşmeye dair zaman zaman umut verici adımların atıldığı tartışılabilir. Ancak kağıt üzerindeki iyimserlik, sahadaki baskı gerçeğini sıfırlamıyor. Politik gerekçelerle ülkesini terk etmek zorunda kalan insanlara “Artık orada ceza almazsın” denilerek verilen kararlar, insan hayatıyla kumar oynamaktan başka bir şey değildir.
Bu sorunu her gün yaşayanlardan biri de benim.
Ben de İsviçre’de “tanınmış” bir mülteci değilim. Cebinde “N kimliği” ile yaşayan, yarını meçhul yüzlerce insandan biriyim. “Türkiye’de yeterince tanınan bir gazeteci olmadığım” gerekçe gösterilerek verilen negatif karar nedeniyle dosyam 1 yıldır Federal Mahkeme’nin tozlu raflarında bekliyor.
3,5 yıl önce Türkiye’de bıraktığımda henüz 5 yaşında olan gözü yaşlı çocuğum, bugün 9 yaşına geldi. Çocukluğunun en kritik yıllarını babasız geçiren bir evladın ve yarın sınır dışı edilip tutuklanırsam cezaevi kapılarında bekleyecek bir çocuğun hakkını hangi iltica hukuku ödeyebilir?
Bir yanda 15 aylık bebeğiyle ters kelepçelenen anneler, bir yanda yaşam hakkı gasp edilen trans bireyler, bir yanda direnen aileler ve bir yanda evladının büyümesini uzaktan izleyen bizim gibi binlerce insan…
Soruyorum: İnsanların en temel hakkı olan yaşam ve güvenlik arayışını, kelepçeler ve sınır dışı kararlarıyla boğmak ne kadar insani? Özgürlüğümüz ve geleceğimiz neden yıllarca bu şekilde arafta tutuluyor?
Geri gönderilme korkusu, insan onuruna yönelmiş sessiz bir şiddettir. Ve biz bu şiddeti teşhir etmekten, yarını ellerinden alınan insanların sesi olmaktan vazgeçmeyeceğiz.












