Geride kalacak olan

-Genelde kapitalizmin soyut bir kavram olduğu unutuluyor. Kapitalizm saf bir kapitalizm değil. Onun modern toplum içerisindeki somut tezahürü ulus-devletler. Ve de modern toplum -ulus devlet- içinde sadece sınıflar değil o sınıflara ait çeşitli dinler, çeşitli milliyetler, çeşitli cinsiyetler ve de farklı toplumsal kesimler var.-

Karl Marks kapitalizmi teşhir işine girişirken gerçek somuttan(dünyadan) hareketle soyutlamalar yaparak kendi ussal somut dünyasını yarattı. Kendi programını ortaya çıkarttı, yani Marksizmi. Fakat bunu yaparken yüzyılların birikimi ve ezilenlerin mücadelesi sonrasında elde edilen biçimsel demokratik hakları verili olarak aldı. Ve bu yüzden de gerçek demokrasi mücadelesi yolunda, yani devrim yolunda bunlara özel bir atıfta bulunmadı çünkü devrimi gerçekleştirecek ülkelerde bunları olmazsa olmaz olarak, hali hazırda var olarak kabul etti. Oysa her ülkenin koşulları çok farklıydı ve saf bir kapitalizm yoktu…Karl Marx bu hatayı ulus-devlet konusunda yapmıştı. Kapitalizmi saf bir kavrayışla ele aldığı için geri kalmış ülkelerde sınıfsal değişimi ve gelişimi teşvik edici olarak görüyordu. 1853’te Hindistan üzerine yazdığı makale buna güzel bir örnektir. Fakat “sömürgeci tahakkümün” “medeniyet”ten daha yıkıcı olduğunu gördükten sonra bakış açısı değişecekti. Kapitalizm gelişmemiş ülkelere medeniyet değil sömürü götürüyordu. Ve bu ülkeler kalkınma nedeniyle küçük bir işçi sınıfına sahiplerse çok sınırlı demokratik yönetim biçimlerine sahip oluyorlardı. Diğer bir deyişle, zayıf demokrasileri ile bu ülkeler bir takım “kültürel eksiklik”ten dolayı değil, fakat bunun yerine politik sürece dahil olmak için baskı yapan “alt grupların” gücünü azaltan “gücün seçkinler grubu” yüzünden acı çekiyorlardı. Türkiye’nin tarihsel gelişim sürecine ve bugününe baktığımızda bunu gayet net görürüz.
Genelde kapitalizmin soyut bir kavram olduğu unutuluyor. Kapitalizm saf bir kapitalizm değil. Onun modern toplum içerisindeki somut tezahürü ulus-devletler. Ve de modern toplum -ulus devlet- içinde sadece sınıflar değil o sınıflara ait çeşitli dinler, çeşitli milliyetler, çeşitli cinsiyetler ve de farklı toplumsal kesimler var. Tüm bu toplumsal sınıf ve farklı toplulukların çıkarları zaman zaman birbirleriyle çatışıyor ya da kesişiyor. Ya da siyasi çıkarlar doğrultusunda çatıştırılıyor ve kesiştiriliyor. Ve tüm bu kimlikleri siyasal birimle çakıştıran ulus-devlet olgusu bütün bu çatışmaların ve kötülüğün merkezinde yer alıyor. Bu yüzden de devrim denilen şeyi gerçekleştirip ayakta tutmak ve sürdürmek toplumun tüm ezilen toplulukları bir araya getirecek muazzam bir altyapı ve program gerektiriyor. İşte ulus-devlet böyle bir programın oluşmasını özellikle din ve milliyetçiliği siyasileştirerek önlüyor. Böyle bir program eksikliği dolayısıyla da ezilen tüm kimlikler bir araya getirilemiyor. Sadece teoride işçi sınıfı kategorisi altında, bir anlamda diğer tüm kimliklerin ezilmişlikleri ve hakları göz ardı edilerek, mücadele edilmesi gereken gerçek somut bir ulus-devlet değil soyut bir kapitalizm karşısında işçi sınıfı hakları olarak ön plana çıkartılıyor.
Oysa dünyada homojen birbirinin tıpkısı ülkeler ve toplumlar yok. Çeşitli yönetimler altında ulus-devletler var. İşçi kimliğinin önünde yer alan ve insanlar tarafından benimsenen çeşitli kimlikler var. Ve tüm bu kimlikleri görmezden gelip tek bir kimlik adı altında hak mücadelesine girişmek artık günümüzde pek mümkün değil çünkü tüm kimlikler hak arıyorlar… ve en önemlisi de tüm kimlikler “bizden olanlar, bizden olmayanlar” diye ayrıştırılıyorlar. Ezen mezhep, ezilen mezhep…Ezen milliyetçilik, ezilen milliyetçilik…Ezen erkekler, ezilen kadınlar ve eşcinseller…Ve tüm bu ayrımcılıklar ulus-devletin çıkarları doğrultusunda siyasi birimle çakıştırılarak bir baskı aracına dönüştürülüyor, ki böylece kendi varoluşuna karşı bir tehdit oluşturmasınlar. Diğer yandan da tüm bu ayrışma ve bölünmeler sömürünün, yağma ve talanın üzerini örterek toplumsal altyapının temelden baltalanmasını önlüyor. Çünkü ulus-devletin tüm kademelerinde hizmetli olan politika yapıcılar ve memurlar ulus-devletin sömürüsü üzerinden varlıklarını sürdürüyorlar. Aksi halde kendi var olma sebepleri ortadan kalkar. Dinler, renkler, cinsiyetler, milliyetler hep bir adım önde gidiyor. Birbiriyle çatıştırılıyor ve birbirleriyle çatışıyorlar. Ve Türkiye gibi burjuvazisi ve proletaryası çok farklı şekilde evirilen “yeni sömürge” gelişmekte olan despotik ülkelerde çatışmalar daha bariz ve kanlı gerçekleşiyor.
Türkiye’de ilericilik nefessiz bırakılmış durumda. Muhalifler nefes alamıyor. Asgari ücretliler nefes alamıyor. Gazeteciler nefes alamıyor. Kürtler nefes alamıyor. Aleviler nefes alamıyor. LGBTİ’ler nefes alamıyor. Yürümenin bile zorlaştığı bir ortamda nasıl koşabilirsiniz ki! Bu yüzden tüm sol kesimler tek bir program -net bir demokratik program- etrafında demokratik bir cephe mücadelesi vermek zorundalar. Ancak bu mücadele kazanıldıktan sonra farklı sol kesimler istedikleri gibi koşabilirler. 
 
Türkiye’de tüm muhalif partiler ve topluluklar -özellikle de CHP- oy ve “itibar” kaybetme korkusuyla meseleleri ve şeyleri bir milliyet, bir din, bir mezhep, bir kültür, bir cinsiyet ile tanımlamayı ve siyasi birim ile çakıştırmayı artık bırakmalıdır. Tüm bu muhalif kesimler öncelikle bireyin doğuştan sahip olduğu kendini özgürce ifade etme hakkı başta olmak üzere tüm farklı kesimlerin eşit demokratik hakları için mücadeleyi en başa yazan net bir demokratik program etrafında birleşmelilerdir.
 
Türkiye’de tüm muhalif kesimler şunu iyi bilmelidir ki; 
Milliyetçilik ve dincilik insanları kolaylıkla ele geçirmekte başarılı olur. Milliyetçi ve dinci lider bir kişidir, ancak onu takip eden insan sayısı milyonlarcadır. Çünkü milliyete ve dine politik bir kimlik kazandırır.
Ezilenler onu alır büyük bir coşku ve gururla üzerlerine geçirirler. O andan itibaren toplumun en cahil kesimlerinin bile kendilerini ifade edebilecekleri bir kimlik vardır. Uğruna öldürecekleri ve uğrunda ölecekleri. Ve tüm cezalardan muaf ulus-devletin korumasında dini ve milli bir kimlik. Artık onlar için bizden olanlar ve bizden olmayanlar vardır. O kimlikten olanlar iyi olur. Ortak yaşam alanı içinde o kimliğe bürünmeyi reddedenler ise kötü olur. “Terörist” olur.
Oysa geride kalacak olan yalnızca “kan ve gözyaşı”dır.

Mustafa Kumanova

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x