Doğan Albayrak | Tozkoparan’ın efsane başkanı

– MEHMET SÖNMEZ –

Sevgili Doğan, seni de uğurladık kırmızı karanfiller, pembe ve sarı güller eşliğinde. Tıpkı senin de birçoklarını uğurladığın gibi. Önce cami avlusuna getirdik seni. Yıllardır birbirini göremeyenlerin buluşma yeri oldu adeta cami avluları.

‘Cami avluları…’ tek başına ne kadar garip geliyor kulağa. Bir cümle içinde kullanılsa, örneğin bir romanda  “Cami avlularında koşuşturan çocuklar, abdest alanları…” diye geçse okuyup geçeriz. Ya da yoldan geçerken hiç dikkatimizi çekmez cami avluları. Cami avluları deyip geçmemek gerek. Birlikte acılar çekmiş, davalar peşinde koşmuş, iktidarlara karşı koymuş insanların birbirlerini görme (sadece görmek mi?), buluşma, hasret giderme yerleri de oldu. Hapishane avluları gibi… Hapishane anılarını, özellikle komik anılarını anlatma, hem de gülen yüzlerini gizlemeden (bazen, kahkahaya dönüşen anılarını) anlatma yeri oldu bu avlular.

Sevgili Doğan, yok hayır eleştirmiyorum. Bu bir zamanlar, içinde senin de bulunduğun bizim realitemiz. Ha hapishane avluları, ha cami avluları… Her ikisinde de ağır muhabbetler ediyorsun.

Sevgili Doğan; cami avlularına çok şey borçluyuz. Yıllarca birbirini göremeyenlerin yüzlerini görme yerleridir cami avluları. “İş bağlama” yerleri, belediye başkanları, muhtarlar, politikacılar, şirket patronları, yönetim kurulu üyeleri yani sevgili Doğan, günlük hayatımızda görüşmek için randevu aldığımız, bazen alamadığımız, bazen alıp ta görüşemediğimiz yerlerdir de cami avluları. Cezaevinden çıkanların, çıkıp sınıf atlayanların farklılığını gösterdikleri yerlerdir de. Cenaze kalkıp, avludan çıkıldığı zaman kimilerinin belediye otobüslerine, toplu taşıma araçlarına geçtiği; kimilerinin ise lüks arabalarına binerek cenaze ahalisini egzoz dumanına boğdukları yerlerdir de. Hatırlıyorum bir başka gidenimizi, bir başka cami avlusunda uğurlarken seninle yaptığımız sohbetleri. Hep takılırdın. Esprilerin biri biter, biri başlardı. Gülerdik… Kulaklarımıza eğilir, dedikodular yapardık o gün gidenimiz musalla taşında boylu boyunca uzanmışken…

Sevgili Doğan, yine böyle bir gündü. Bu defa sohbet ettiğim, politika konuştuğum kişi sen değil de bir başkasıydı. Musalla taşına uzanma sırası bu defa sendeydi. Sonra bir başkası, sonra ben belki… Ama şimdi sıra sendeydi. Sen yatıyordun boylu boyunca, bir sfenksin kımıltısızlığıyla o soğuk taşın üzerinde. Ama hava vıcık vıcık sıcaktı. Güneşi çok sevdiğini söyleyenler gölgeye kaçıyordu, tıpkı yağmurları çok sevdiğini söyleyenlerimizin yağmur yağdığında şemsiyelerini açmaları gibi. Shakespeare’in dediği gibi “… İşte bende bundan korkuyorum. Çünkü beni de çok sevdiğini söylüyorsun…” Burada ki herkes seni sevdiklerini, asla unutmayacaklarını söylüyorlar. İşte ben de bundan korkuyorum. Dışarıda arabalar, arabaların içinde insanlar müzik dinleyip şarkı söylüyorlardı sevgili Doğan. Rüzgar ağaçları, ağaçlar yapraklarını sallıyor, ıslık çalıyorlardı. Günlerden cumartesiydi. Kahvelerde masalara vurulan iskambil kağıtları, içilen sigaraların uzanmış küllerini düşürüyordu. Enflasyon yükselmeye, bütün değerler düşmeye devam ediyordu. Bildiğin gibi. Bütün bu sesler ve görüntüler notaya çevrilmemiş bir tür yaşam şarkısıydı. Karışık ve uyumsuz. İşte yaşam böyle bir şeydi. Böyle de olsa adı üzerinde “yaşam” dı ve devam ediyordu.

Cami avlusu hınca hınç doluydu. Çok sevenin, çok ağlayanın oldu ardından. Çocukların, sevgili kardeşin, yoldaşın Çetin, dimdik durdu içinde kopan fırtınaları hiç kimseye hissettirmeden. Hep güzelliklerinden bahsedildi. Güzeldin de gerçekten, güzel adamdın. Öyle böyle değil. Örgütçü, çekip çeviren lider. Asıp, kesen değil; insanlara güzel gülen, gerektiğinde muzaffer olamamış “muzafferler”e Tozkoparan dili ile konuşan bir liderdin.

Sevgili Doğan, seni Bağcılar Cemevi’nden aldık. Uzun konvoylar, otobüsler dolusu insanlarla seni uğurladık. Sevgili Hatun anamız ve Remzi kardeşimizin yanına getirdik. Toprağının üstü çiçek bahçesi oldu adeta. Sen dokuz tahta altında yatarken hoca, sözü fazla uzattı. Keşke aynı uzunlukta ya da özlükle benzer inanmışlıkla arkadaşlarımızda konuşabilselerdi. Edilen yeminler, unutmayacağız, unutturmayacağız sav sözler. ( Eee şimdi ne oldu? Aradan aylar geçti. Kaç kez seni andık, hatırladık?) Keşke unutulmayanlar, edilen yeminler, verilen sözler kadar çok olsalardı… Tabii benim kadar sende güldün ağlanacak halimize üzerine serpilmiş çiçeklerle. Çiçeklerin altında dokuz tahta ve sen. Güldün, muzır muzır baktın. “Hikaye anlatmayın. Ört ki ölem” derken göz kırptın. Hele neredeyse yüz yıllık, dilimize pelesenk olmuş, şiir yanlış okunduğunda gülmen kahkahaya dönüştü, hissettim.

Yani sevgili Doğan, yine birbirimizin aklı, duyguları ile alay ettik. İşin tuhafı herkes bu durumun farkında. Mitolojide geçen, Tanrıların cezalandırdığı Sisyphos yazgısı yaşadıklarımız adeta. Kendimizi geliştirmediğimiz, aşmadığımız sürece o kayayı tepelere çıkarsak da daha büyük bir güç kayayı tekrar aşağı yuvarlıyor ve bu sonsuzmuş gibi devam ediyor. Yapılacak bir şey yok, bu bizim gerçeğimiz. Söyledim ya okumuyoruz. Teknoloji ve bilimden uzağız. Kendimizi aşamıyoruz.

Sen de bu gerçeklerin farkındaydın. Bu farkındalıkla sana güle güle diyorum. Sen de gelen, gidenlerimiz arasına katıldın. Bu çok acı bir gerçek. Ölüm, her zaman tuhaf gelmiştir ve yaşandığı zaman geriye giderek etkisini yitiren ağır bir acıya dönüşmüştür. Şu an birçoğumuzun yüreği ağır yaralı. Sen de biliyorsun bu yara iyileşecek. İyileşmek zorunda. Eğer adına “matem” dediğimiz bu duygu kalıcı olsaydı belki de insanlar acıdan ölürlerdi.

Seni sevdik. Seni tanıyan, bilen seviyor. Bilmeyenlere de anlatıyoruz ve anlatmaya da sevmeye de devam edeceğiz. Sen rahat uyu.

“… Gelip geçenler merhaba diyecek sana, merhaba, güzel ülkem…”

Merhaba sevgili Doğan.

15/05/2020

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x