Gidenlerin Ardından! Hasret!

HomeManşet Haberler

Gidenlerin Ardından! Hasret!

04 02 2022

Memet Sönmez

 

Hasret ne büyülü bir kelime sevgili Tamer. İçinde ne dolu, ne acılı ruh halleri taşıyor. Kaybolmuş ya da kaybettiklerimizin ardından acıyla iç geçirmek, boş bir çuval gibi yığılı kalmak. Gidenlerin ardından ip gibi yere yığılmak…

Hani uğraşıp da elde edemediğimiz veya elden kaçırdığımız değerli şeylere üzülüp yanmak… Hele birde zaman kötüyse. Kaybolanların yerini başkaları doldurmamışsa hasret, sönüp sönüp tekrar yanan bir ateş oluyor vücudumuzda. Hani küllere bakıp bazen içindeki ateş söndü sanırsın, yanılırsın. O külleri karıştırdığında sönmediğini görürsün, İçin için yanarlar. Küllenmiş yaşamın içinde İçin, için yanar. Bazen bunu hissedersin, canını yakar. Bazen anımsarsın, yüzüne bir gülücük yayılır, rahatlarsın.

“Alnını dağ ateşiyle ısıtan yüzünü kanla yıkayan dostum…” özledim seni.

Sen, yirmi iki bahar gördün sevgili Tamer. Ben, 63 kış… Çocukluk sayılacak ilk on, on beş yıllarını saymazsak geriye bilinçli hayatının yedi yılı kalır. Tabirim anlayışla karşıla sen, pek bilemezsin. Söylemek istediğimi anlayabilmen için senden önce benim ölmem gerekirdi.

Biz içeri düşüp senden ayrıldıktan bir süre sonra haberin geldi, özlediğini söylemişsin. ” Kıro’yu  onu çok özledim. Onları kurtaracağım…” demişsin.

O yıllar, o yaşlarda beraber olacağımız, yine eski günlere döneceğimiz umudu yüksekti. Gençtik, irademiz sağlam, savaşan ruhumuz umut fışkırıyordu. Ama şimdi sen ve birçok canımız yok ve bizler kelimenin her anlamında yaşlandık. Bencil olduk. Dert, tasa, geçim derdine düştük. Ama bütün bunlar seni unuttuğum anlamına gelmez.

Senden çok sonra Edip Akbayram bomba gibi bir şarkı patlattı. Eski bir Azeri türküsü. Sen o zaman eksi on bir yaşındaydın. Bizler mahpus damından salıverilmiştik otuz küsur yaşlarımızda. Şarkı bizi karşıladı, seni anlattı. Sevgili Tamer, sen eksi yedi yaşındayken ben otuz yaşındaydım. Şimdi bu da ne diyeceksin? Yani sevgili arkadaşım, sana” öldün”, öldükten yedi yıl sonra demek istemiyorum. Yani sen benim, ben senin bu yaşlarımızı görmedik. Hallerimizi, huylarımızı, takıntılarımızı bilmiyoruz. Ne tuhaf değil mi? Düşünsene seninle buluşacağız  İstiklal caddesi Atlas pasajında, gelmiyorsun. Telefonuna bakmıyor, Whatsapp mesajlarıma cevap vermiyorsun ve sana kızıyorum. Sırf bu nedenle sana sitem ediyorum ve sen gülüyorsun. Oysa hiç gülmez hemen savunmaya geçerdin böyle durumlarda. Whatsapp, cep telefonu?.. Bunlar ne ola ki? Uzun hikâye. Sonra anlatırım. Şimdi konu içimdeki sen. Yani hasret.

Söyledim ya sen gittikten yedi sene sonra hepimizin o zamanlar çok sevdiği Sezen Aksu’ da “hasret” dedi o muhteşem, içli sesiyle. Ama ne güzel sesle kurşun gibi sözler çıkardı ağzından. Dinlemeni çok isterdim. Wolkmen hayatımıza yeni girmişti. Sezen kulaklarımızın içinde orkestra kurmuş, ağıt yakıyordu.

“… Sen aydınlığa ben sana hasret

Gel eritir demirleri bendeki ateş…”

Şimdi konumuz, hasret!

Birde anmadan ve seninle tanıştırmadan geçemeyeceğim Ahmet Kaya ve tabi Zekai Özger’i. Zekai Özger! Sahi biz nasıl keşfetmedik bu ulu şairi?  Hatırlarsın, hani şu sözler, ha hatırladım:

” Göğü kucaklayıp getirdim sana  kokla açılırsın…” Sadık Gürbüz söylerdi.  Hatırladın değil mi? Bilmiyorduk ama Sevda şiirini sahibi Zekai Özger. Senden sonra benim bir başka sevdiğim şiiri vardı ki Ahmet Kaya iyi söyler.

Sözlerine bak, sana olan hasretimi anlatıyor:

” Alnını dağ ateşiyle ısıtan yüzünü kanla yıkayan dostum.

Senin, uyurken dudağında gülümseyen bordo gül,

benim kalbimi harmanlayan isyan olsun.

Şimdi dingin gövdende

uğultuyla büyüyen sessizlik,

bir gün benim elimde

Patlamaya sabırsız mavzer olsun.

Başını omzuma yasla

Göğsümde taşıyayım seni

Gövdem gövdene can olsun… “

 

Ayrılık, bir kimyasal elçidir! Bunu öğrendim senden sonra. Hasret, vücut kimyasallarının buluşamaması karşısında ortaya çıkan halet-i ruhiyedir. Sevdiklerine kavuşamayanların, memleketini özleyenlerin… kimyasallıklarının bir birileriyle buluşamamasının insan bedeninde acıya dönüşmesinden başka bir şey değildir hasret. Bu bazen bir toprak, portakal kokusu, rengi ; bazen kuş sesleri mesela. Bu hasret, bazen de sokaklar, evlerdir, ya da özlediklerimiz… Hani o hasretini çektiğimiz şehrimiz, köyümüz… Özleriz, kavuşamayız, acı çekeriz. İşte bundan bahsediyorum. Oysa bir kavuşsak, bir buluşsak hani o bazen duygusallaştığımızda boğazımızda sıkılı bir yumruk gibi duran ve nefes almamızı engelleyen tıkanık gibi. İşte kavuşmak o sıkılı yumruğu açar ” Oh! dünya varmış” deriz, rahatlarız. Vücudumuz mutluluk hormonu salgılar.

Ama biz daha çok sevgiliyi, çok sevdiğin bir arkadaşını kaybettiğinde bu acıyı hissederiz. İşte tam burada seni özlediğimi söylemek istiyorum. Memleket ölmez sevgili Tamer. Köy oradadır gitmesek de, görmesek de, varlığını biliriz, “bir gün görüşürüz” umudu vardır. Ya görmek istediğimiz göçüp gittiyse bu dünyadan? Ne yaparız? Acı çeker, özleriz. Ama bu öyle memleket hasretine benzemez. Bunun adı “hasret” de değildir. Daha da ötesi, bu matemdir. Matem duygusu. Yitip giden ve bir daha asla geri gelmeyecek olanın ardında kalan duygu halidir.

Ahmet Arif, “Hasretinden Prangalar Eskittim” der. Hatırladın mı? Bu şiir kitabı ilk piyasaya çıktığı zaman Bakırköy İstasyon caddesinde kitap standımız vardı Tınaztepe sinemasının cadde duvarında. En çok istenilen kitaptı. Hatırla lütfen, insanlar arabalarını durdurur, penceresinden: “hey arkadaş, bir tane Hasretinden Prangalar Eskittim, verir misiniz?” Peynir, ekmek ister gibi insanlar kitap alıyor,  tahta kurdu gibi kitap yiyordu!

Çok yıllar bende senin hasretinden prangaları eskittim sevgili Tamer!

Hasret deyince dilimin ucuna bir de Seyyan Hanım’ın söylediği Hasret şarkısı gelir. İnce, kadife gibi sesi vardır. Hüzünlü bir tangodur adeta Seyyan Hanım. Sesi, gramofonun hopörlerinden taş plağın gıcırtılarına karışır. Derinden gelir, ciğerleri yakarak insanın içine içler. Ama ben, Hasret ‘i Sema Mortiz’den dinlemeyi severim. Giriş bölümü, ıslık sesi en az Seyyan Hanım sesi kadar insanın derinlerine iner. Dinleseydin sende severdin ve bir defada ezberler ve bizlere söylerdin. Hepimizden çok daha iyi müzik kulağın vardı. İşte böyle benim güzel arkadaşım.

6 Haziran 1981 tarihinde ölüm haberiniz, koğuşun içinde bomba gibi düştü. Yaralanmaya kalmadı. Ne koğuşu? Bütün mahpus damının direkleri çöktü. Sessizliğe, acıya, mateme gömüldü bütün koğuşlar.

Tek tesellim o yıllarda birlikte yaşıyor olmamız, çocukluğumuz, okulumuz, ilk gençliğimiz, genç kızların kalbini çalışımız, bilinçli hayatımız, yanan Molotoflarımız, patlayan silahlarımız, barikatlarımız… Yaşıyorduk be Tamer!

Oysa şimdi sen yaşıyor, bizlerse her gün ölüyoruz! İşin tuhafı kimse öldüğünü bilmiyor, birilerin  öldüğümüzü söylesin!

Sevgi ile kal

Çizimler: Emine Bora

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments