Gidenlerin Ardından Süleyman Sadık Öge -2

“12 Kasım 1997”

Bakırköy’de bir kafede silahlı saldırıda öldürülen Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB) kurucularından Süleyman Sadık Öge toprağa verildi. Katili yakalamak üzereyken gözaltına alınan arkadaşları, “cinayette polis parmağı olduğu”nu iddia ediyor”. Twitter beri. https://t.co/D7fEwP98uU

Oğlumun Züheyr Sönmez’in isim babası. Filistin aşığı, enternasyonal devrimci

Süleyman, senden özür diliyorum. Bugüne kadar senin ne güzel bir insan, ufku açık, zihni berrak, tek düşü mutlu insanlarla dolu olan seni yazmadığım, tanımayanlara anlatamadığım için senden özür diliyorum. 😔 💐

Sen benim, neredeyse bütün çocukluk, ilk gençlik, ilk politik duruşumun en önemli yerindeydin. Evet, benim ve neredeyse çocukluk, ilk gençlik ve gençlik sonrası politik hayatımın yol göstericisi oldun. Sadece benim mi? Benimle beraber yetişen onlarca kişinin de.

Biliyor musun seni çok iyi tanıyanların ve sevenlerin var… Bir de seni çok iyi tanıyanlar arasında seninle ilgili haksız suçlamalar, karalamalar karşısında susanlar var. Senin ne güzel içten gülen bir yüzün olduğunu bilenler var. Susuyorlar. Seninle ilgili haksız suçlamalar karşısında. Ama ben kefilim senin güzelliğine, düşlerinin asi bir isyankâr olduğuna, Robin Hood’luğuna kefilim. Ve bildiğin bütün yakın arkadaşların kefiller.

Sevgili Sadık, şimdi ben senin bilmediğin bir sosyal ağdan, internetten bahsedeceğim. Sen aramızdan ayrıldığında bu teknoloji ülkemizde pek bilinmiyordu. Sen yaşıyorken ilk çağrı cihazları çıkmıştı. Hatırlıyor musun bir gün ben Kadıköy’deyken, senin Bakırköy’de olduğunu kemerime taktığım cihaza gelen mesajla öğrenmiştim. Hemen cevap yazmıştın. İnsan hayatında devrim niteliğinde buluş gibi girmişti hayatımıza. Kulübelerdeki ankesörlü telefonlara alışmış, ailesi en zenginlerimizin evlerinde çevirmeli telefonlar vardı. Kısa bir süre sonra cep telefonları çıktı hatırlarsan. Bele bağlanan kılıfları vardı. Çaldığı zaman silah gibi çekerdik. Akıl almaz bir buluştu. İnsan iletişimini kolaylaştıran küçücük bir araç. Senden sonra daha zarif, daha donanımlı android telefonlar girdi hayatımıza. Bizi çok şaşırtıyordu bu teknoloji. Akıl almaz bir hızla ilerliyordu. Birinin özelliklerini çözmeden yeni versiyonları piyasaya sürülüyordu. Oysa bu teknolojiler 1960’larda CIA’nın kullandığı şimdinin ise çöpü idi. Ama eminim yaşasaydın bütün bu hızlı gelişmelere şaşırmayacaktın bizler gibi. Çünkü eminim bizden çok daha önce bu teknolojilerle tanışacak ve bizlere aktaracaktın. Hayatına, kavgana teknolojiyi katarak sürdürecektin.

Siyasi gerçekleri açıklama kampanyaları düzenleyecektin belki de. Politikleşmiş asker savaş stratejini, politikleşmiş elektronik/teknik savaş stratejisine dönüştürecektin kim bilir. Çünkü artık bankalar bile silahla soyulmuyor.

İnternet, bilgisayarlar, akıllı telefonlar hayatımıza 90’lı yıllarda girmesine rağmen akıllı telefon kullanamayan arkadaşlarımız var. Hal ve halimiz böyleyken sen belki kuantum teorisinden bahsediyor olacaktın. Eğer yaşıyor olsaydın. Hızlı koşacak, hızlı hareket edecektin. Biz elimize aldığımız cep telefonlarını çözmeye çalışırken, sen genç kuşağa teknoloji öğretecektin. Belki biz senin arkandan gelemeyecek kadar ağır olacaktık. Sen bugün bizim çocuğumuz yaşımızdakilerle tek tuş ile silahsız propaganda yapacak, iki tuş ile siyasi gerçekleri açıklayacak, üç tuş ile kampanyalar düzenleyecektin. Ertesi gün sosyal medya, twitter çalkalanacak, paylaşımların retweet edilecek. Ne bileyim seninle ilgili böyle şeyler hayal ediyorum.

Ama seni tanımayanlar var. Ya da seni daha önce duyanlar ama yakinen tanımayanlar. Birçoğu seni sen yapan özelliklerini bilmez. Büyük çoğunluğu Google aracılığıyla kötü çok kötü tanır, kötü bilir öğrenir. Bak seninle ilgili neler dendi:

“Örgüt içi çatışmada öldürüldü”

“Örgütün parasına el koyan Öge, cezalandırıldı” diye gazetelere manşet oldun. Sen toprağa düştükten bir gün sonra bazı gazeteler de “Öge’yi mafya vurdu…” dedi. Daha henüz üzerine atılan toprağın kokusu burnuna dolmadan. Büyük haksızlıktı bu sana yapılanlar. Külliyen yalandı bunlar. Seni tanıyanlar ise bu haksızlık karşısında sustular. Seni ölüme sürükleyen, o olayları bilen, belki de içinde olanlar sustular. Savunmadılar seni haksız ağır suçlamalar karşısında.

Öldürülmenin nedenlerine ilişkin belki de en kuvvetli olasılık Twitter’da paylaşılmıştı:

80 öncesi İstanbul’da Mossad masası şefini öldürdüğü ve 80 sonrası yargılamalarında olayı üstlendiği gerekçesiyle cinayetin Mossad tarafından Baybaşin’in bir adamına işletildiği, adamın sonra yakalandığı ve yatıp çıktığını yazdı.

O gün, yani vurulduğun o gün çok güzel bir hava vardı. Bütün Bakırköy sahile akın etmişti. Hava, deniz, ufuk çizgisinde buluşmuş, hafif dalgalar beşik gibi sallanan balıkçı teknelerini yalıyordu. Biz Biber ile beraberdik. Senin vurulduğunu yere otuz metre mesafede balıkhanede mangal yakıyorduk. Sen Japon Cafe’deydin. Yanımıza bir gelip bir gidiyordun. Sonra tekrar geldin, Osman Amca’ya da balık götürdün. Beş dakika sonra silah sesleri duyduk. Bağrışmalar ile çil yavrusu gibi dağılan insanlar az önceki dingin insan görüntülerini bozmuştu. Biber’le göz göze geldik. Söz birliği etmişçesine sesin geldiği yere doğru fırladık. Güneşli bir hafta sonu akşamıydı ve Japon Cafe çok kalabalıktı. Seni vuran hızla Zeytinburnu yönüne doğru koşuyordu. Ne olup bittiğini anlamadan, bizden birinin vurulduğunu hissederek Biber ile peşine takıldık. Sen o sıra yerde yatıyor, vücudun kan içinde ve hala yaşıyor olmalıydın. İnsanlar başına toplanmıştı. Sinan ambulans çağırıyordu. Biz seni vuran tetikçiyi Kenedi Caddesi boyunca kovalamaya devam ediyorduk. Tetikçi eski Zümrüt Çay Bahçesi’nin hizasına geldiğinde sahil yolunun karşısına geçti. Biz de karşıya geçtik. Elimizden kurtulması mümkün değildi. Aradaki mesafe elli metreydi ve hızla kapanıyordu. Bilirsin ömrü hayatımız boyunca hep spor yapıyorduk ve kondisyonumuz da iyiydi. Tetikçinin kurtulabilmesi için bizden çok daha iyi koşması gerekiyordu. Eğer tetikçi yüz metre rekortmeni değilse biz onu yakalayacaktık. Ama o hala kaçıyor, biz kovalıyorduk. Biz biraz yorulmuştuk. Biz yorulduğumuza göre tetikçinin düşüp bayılmasın gerekiyordu.

Hatırlıyor musun? Biz spor yapıp kondisyonumuzu her korumaya çalıştığımızda sen alaycı bakış kondururdun yüzüne. “Bu teknoloji çağında kas gücü ile hareket etmek ilkelliktir. Eyleme motosikletle, ya da Mercedes’le gelirsin, işi bitirir uzaklaşırsın” derdin. İşte şimdi motorumuz yanımızda yok sevgili Sadık, kas gücümüz var ve normal koşullarda elli metre illerimizde koşan senin tetikçin var ve biz onu yakalayacaktık.

Bakırköy’ün ara sokaklarını sahile bağlayan merdivenlere geldiğimizde tetikçi elinde silahla merdivenlerin başındaydı. Son soluklarını veriyordu. İyi bir koşucu olmadığı belliydi. Yorulmuş, ciğerlerindeki hava tükenmişti. Yakalanacağım korkusu vardı. Bunu hissedebiliyorduk. Derken yalnız olmadığımızı fark ettik. Bizlerle berber koşan üç dört kişi daha vardı elleri silahlı. Sen o sırada hala yaşıyordun. Kalbin yavaş atıyor, nefes almaya çalışıyordun. Ama yaşıyordun. Bilemiyorum, biz o sırada hızla koşuyorduk, kalleşin, namussuzun, hainin peşinden. Belki de ambulanstaydın o an. Belki hala vurulduğun yerdeydin, bilemiyorum.

Tetikçi merdivenin başında silahını üzerimize doğrulttu ve ateş etmeye başladı. Bu onun son hamleleriydi. Yanımızdaki kişilerin ellerinde silah olmasına rağmen karşılık vermediler. Bunu fark ettiğim an eli silahlı gençlere baktım, “ne duruyorsunuz karşılık versenize?” dedim, yine karşılık vermediler. Birinin elindeki silaha uzandım, elini geri çekti. Sert baktı yüzüme. Merdivenleri hızla çıktık. Ya sağa dönmüş ya sola dönmüş olmalıydı. On, on beş saniye içinde ortadan kaybolacak kadar yol uzun değildi. Bir köşe bir kuytu yere saklanmış olmalıydı o saniyeler içinde. Durduk, etrafımıza baktık. Zaman geçtikçe kalabalık artıyordu. Ve senden kötü haberler geliyordu. Başından vurulmuştun ve durumunun ağır olduğu söyleniyordu.

“Arkadaşlar” dedi Biber, “uzağa gidemez. Ya bir bahçe duvarının dibinde, ya bir apartmanın bodrumundadır”. O eli silahlı kişilerin polis olduklarını anladım. Koluma girip beni gözaltına aldılar. Bağırdım, çağırdım, “biz arkadaşımızı vuranı kovalıyoruz. Gözaltına alınması gereken ben değilim” dediysem de gözaltım devam etti. Kalabalığı dağıttılar. Ben yolda ilerlerken koşarak kaçtım. Zaten beni yakalamak gibi bir istekleri de yoktu. Kalabalık dağılınca tetikçi tam da tahmin ettiğimiz biçimde önünde durduğumuz apartmanın kömürlüğüne saklanmış, sonrada çıkıp gitmişti. Daha sonra oturup düşündüğümüzde biz o gün o tetikçiyi yakalasaydık tetikçi ile beraber hepimiz öldürülecektik belki de. Yani sevgili Sadık, sen derin, organize suç örgütünün “mevcutlu” suikastına uğradın.

1977 de gözaltına almıştık. Senin üzerinde sahte yabancı kimlik vardı. “Afganlı” idin. Afganlı Timur Suphani. Aklımda kalmış nasıl unuturum. Beraber Gayrettepe Şube’deydik. Senin bu kararlılığın, aslında işkencede direnişin ama özellikle “adım Timur Suphani” demendeki “inadın” yüzünden az dayak yemedik. Seni çözemediler diye ek süre aldılar savcılıktan. İkinci haftayı kontrgerilla merkezinde girdik. Orda sorgulamışlardı bizleri. Sonra Afgan bayrağını tanımamak da ne oluyor? İşkence görürken bu ne komik bir durumdu? Gazeteler manşet atmıştı:

“Afganlı olduğunu söyleyen Anarşist Sadık Süleyman Öge, Afganlıyım dedi ama Afganistan bayrağını tanımadı” (basından) ne komik değil mi?

“Türkiye’nin Çakal Carlos’u, halk düşmanı, anarşist Sadık Süleyman Öge yakalandı. Sorgusu süren Öge’nin İstanbul Gayrettepe 1. Şube’ye ziyaretine gelen ablasını, babasını tanımadı. Israr ve inatla Afganlıyım dedi. Filistin’de eğitim aldığı, örgütünün kurucusu ve yurtdışı sorumlusu olduğu söylenen Sadık Süleyman Öge’nin adını unuttuğu söylendi. Gülten Çayan ile görüşmeler yapan Öge Türkiye’de illegal bir örgüt kurmak için Hasan Şensoy ile bir araya geldi… CİA, Mossad peşine düştü. O örgütünü kurdu. Eylemler yaptı. Amerikalıları, İsraillileri kızdırdı. Defalarca yakalandı, sahte kimliklerle çıktı… Daha neler yazmadılar ki senin hakkında gazeteler.

Hatırlıyorum ismin patlamıştı. Yani polis senin bal gibi Süleyman Sadık Öge olduğunu biliyordu. Ya en son Nilgün ablayı, Osman amcayı getirdiler karşına, oğlum dedi Osman amca, Süleyman, dedi ablan. Sen, “bunlar da kim, tanımıyorum” dedin…

Hatırlıyorum ayağın falakadan patlamış, vücudun mordu yediğin sopadan. Her yerine elektrik verilmişti. Soğuk hava, soğuk, tazyikli su sıkıldı çıplak vücuduna. Sen hala inadına, “adım Timur Suphani, Afganistan Kabil doğumluyum” diyordun. Çözülenler oluyordu. Hakkında ifade verenler. Gülüyordun sorgunda. Susuyordun sorgunda, dalga geçiyordun işkencecilerin ile. İşkenceci polisler yoruldular sana işkence yapmaktan. Sen, “adımı unuttum, ne yapayım ama galiba Afganistanlıyım” diyordun patlayan dudaklarınla. İnce bir alay vardı sözlerinde. Bakırköy Adliyesi’ne nöbetçi mahkemesine çıktık. Bizim sorgumuz bitmiş adliye koridorunda bekliyorduk. Yargılandığı mahkemenin kapısı açıktı. Polisler kapının aralığından, izleyici bölümlerinden merakla dinlediler sorgunu. Bu, günlerdir çözemedikleri adam, mahkeme karşısında ne yapacaktı? Bu tutuklama mahkemesinde Yunanlı Anarşist Panangulist’ten bir alıntı yaparak söze başladın. Yanımda, Biber, Yusuf, İsmail, Tamer vardı. Merak ediyorduk mahkemedeki tavrını. Sen tecrübeliydin. Daha önce de defalarca girip çıkmış, mahkeme, sorgu tecrüben vardı. O an ulan dedim kendi kendime. “Panangulist de kim? Ne derin adam, her şeyi biliyor”. Mahkeme dosyanı okumuş, bir sana bir önünde duran dosyaya bakıyordu. Kafanı kaldırdın, göğsünü öne çıkardın. Çok havalıydın. Kelimeler kurşun gibi ağzından dökülüyordu.

“Sayın mahkeme heyeti, bana yapılan işkenceler sizlere yapılsaydı. Annenizin o****u, babanızın hötöröf olduğunu söylerdiniz. Ben adımı kabul etmedim, burada işkence yok. Adım Süleyman Sadık Öge’dir.” dediğinde işkenceci polisler derin bir nefes alıp saygı ile selamladılar seni.

Sevgi ile kal 💐 Süleyman Sadık Öge. Seni unutmadım.

Memet Sönmez

Sonhaber.ch’da  yayınlanan yazılar yazarın kendi görüşünü yansıtmakta olup, ilgililerin cevap hakkı saklı tutulmuştur.

 

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x