Pazartesi, Aralık 8, 2025
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

Göksu

Sibel Şahin by Sibel Şahin
20/05/2025
in Manşet Haberler, Öykü, Yazarlar
A A
3
Göksu
0
SHARES
2.6k
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

Postadan gelen zarf masanın üzerindeydi bir haftadır.

Kötü bir kokunun apartmana yayılması ile öğrenmişlerdi 3. Katta oturan Mr. Karl´ın 3 ay önce salonda yere düşerek öldüğünü.

Karşı komşusu, kocası öldükten sonra tek başına kalmaya dayanamayıp huzur evine gitmişti bir kaç yıl önce, bir daha da haber alamamıştı yaşlı kadından.

Kendisi de 25 yıldır yalnız yaşıyordu bu dairede.

Hiç kimsesi yoktu buralarda ve hiç kimse kimsesi olsun da istemiyordu.

Sosyal Hizmetleri iyileştirmek, toplumsal bağı korumak ve güçlendirmek için uzmanların yalnızlık çeken kişileri toplumsal gruplara katılmaya teşvik edeceği bir program hazırlamak istiyordu Bakanlık.

Ayda bir ev ziyaretine gelen Yalnızlık Bakanlığında* görevli Sosyal Hizmet çalışanının ısrarı ile bu projeye dahil olmuştu. Projeye göre; eğer 75 yaşın üzerinde iseniz ve son on yıldır ailenizden birisi ile görüşmemişseniz, Bakanlıkta çalışan bir uzman ile doğduğunuz toprakları yeniden görüp ailenizden geride birileri kalmışsa hala, onları da ziyaret edebilecektiniz. Sebastian, bir çok telefon görüşmesi ve yazışmadan sonra Bakanlığın yol ve konaklama giderlerini üstlenmesini sağlamış, hatta uçak ve otel rezervasyonlarını yaptırmıştı.

Masanın üzerindeki zarfın içindeydi hepsi.

Evden çıktı, güneşli bir mayıs sabahıydı Londra’da.

Yavaş adımlarla bankaya uğradı önce, bankamatikten biraz nakit para çekti yolculuk için. Ana yolun karşısındaki Tesco Markete girdi; peynir, iki tane domates ve ekmek aldı, yolculuk öncesi son kahvaltı için. Kasaya yöneldi, kasiyerler yoktu artık kasalarda, hepsi yarı otomatik olmuş, aldığınız ürünü okuttuktan sonra kartınızla kendiniz ödemenizi yapıyordunuz. Alışveriş yapmaya korkar olmuştu bu otomatik kasalar çıktığından beri, bankamatikten para çekmekte de hala zorlanıyor ‘ya kartım içinde kalırsa’ diye her seferinde panik yaşıyordu, internetten alışveriş ise çok uzak bir ihtimal olarak kalmıştı yaşamında.

Dönüşte otobüse bindi, boş gördüğü yaşlılar için ayrılmış bir koltuğa oturdu. Otobüs kalabalıktı, herkesin elinde bir telefon, herkes telefonuna bakıyordu, bazıları da kendi kendine konuşur gibiydi sanki, kablosuz kulaklık vardı kulaklarında. Kitap, gazete okumuyordu kimse, kimse kimse ile selamlaşmıyor, kimse kimse ile göz göze gelmiyordu. Herkes yabancıydı, herkes birbirinin yabancısı idi.

Dört durak gittikten sonra Muswell Hill durağında indi.

Apartman kapısını 6 rakamlı şifreyi ikinci kez deneyerek açtı, posta kutusuna baktı, boştu.  Merdivenlerden yukarıya çıktı, dairesi 1. katta idi. Daire kapısını kapadıktan sonra koridordaki sedef kakmalı aynanın karşısına geçip yorgun yüzüne baktı, ne zaman koridordan geçse yapardı bunu ‘herkes birbirinden korkuyor, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, kimse kimse ile konuşmuyor, her yere makine koymuşlar, soğuk ve smartik olmuş her şey, postacı bile kapıyı çalmıyor artık´ diyerek söylendi.

Dünden kalan mercimek çorbasını porselen beyaz bir kaseye doldurup mikrodalgada ısıttı, yavaş yavaş içtikten sonra yatak odasına geçti. Küçük bavula külot, sutyen, birkaç çorap, 4 tane değişik renklerde uzun kollu gömlek ve iki pantolon ile 2 elbiseyi özenle yerleştirdi. El çantasına yolda okumak üzere ´O Muhteşem Hayatınız´ ** kitabını, pasaportunu ve cüzdanını da koyduktan sonra yolda giymek için mont ve şalını da hazırladı. Makyaj masasının alt çekmecesinden çıkardığı kutudan annesinin 18. doğum günü hediyesi olan turkuaz kolyeye kutsal bir emanete dokunur gibi dokundu, sonra boynuna taktı, her ayrıldıklarında evin önüne çıkan anne babası otobüs garajına götürmek için arabayı hareket ettirince gözü yaşlı el sallardı arabanın arkasından, başını çevirerek kayboluncaya kadar annesine bakardı.

Gözleri doldu.

Oğlu Kanada‘ya gittiğinde o da el sallamıştı gözleri dolarak  uçağa binen oğluna. Ve bir daha görmedi oğlunu.

Çalışma masasının yanındaki koltuğa oturup bilgisayarında çalıştığı son sayfayı buldu;

Cleadnos.

Ankara‘dan Silifke‘ye yola çıktığınızda Konya ovasına kadar küçük köylerden, kasabalardan geçilir. Yol boyunca  kerpiç evler, pencere camı yerine naylon takılmış sıvasız briket yapılar, şapkalı kara benizli kasaba erkekleri, okullu çocuklar, kısa boylu, renkli şalvarları ile tarlalarda çalışan kadınlar görürsünüz. İlçe merkezlerinde birbirine benzeyen apartmanlar vardır, kapı önlerinde gelişi güzel çıkarılmış naylon terlikler, kirli çocuk ayakkabıları, balkonlarda asılı rengarenk çamaşırlar, plastik çamaşır sepeti, yapay tozlu çiçekler saksılarda, yağ tenekelerine dikilmiş fesleğenler, kasımpatılar. Diklemesine yapılmış gecekondulardır biraz apartmanlar, dikey gecekondular.

Karaman‘dan sonra Toros Dağları‘nın sarp ve keskin yamaçlarının paralelinde birden bire belirir Cleadnos, dağları bıçak gibi keserek yol açar geçenlere, turkuaz bir kolyedir Toroslar‘ın eteklerinde, çağlaya çağlaya iner Mut‘tan aşağıya Göksu Nehri.

Geçtiği tüm yerlere bereketini de beraberinde getirir. Değirmendere‘ye geldiğinde sakindir artık, nazlı  nazlı geçer Silifke‘deki Tarihi Roma köprüsünün altından.

Yatılı okulda okurken nisan ve mayıs aylarında haberleri ulaşırdı Ankara’ya; Göksu hırçın akıyor, barajı doldurup taşırmış, sokaklar nehir olmuş, evlere sular dolmuş!!!

Kızmıştır  Cleadnos, tek katlı evlerde yaşayanlar, yüksek yerlerde yaşayan komşu ve akraba evlerinde kalır o gece. Esnaf açmaz o gün dükkanını. Lisenin arkasında ırmağın geçtiği yerlerde yoksul kadınlar suyun kıyıya sürüklediği ağaç dallarını toplar bir süre, yaş dallar kuruyup odun olsun diye.

Deltaya ise bereketini olabildiğince yayar Göksu Nehri.

Bilgisayarını kapattı, unutkanlık başladığı için zaman zaman böyle notlar yazıyordu, kendisini bulmak, anımsamak için, hafızası iyice zayıflarsa geçmişi ile ilgili soru sorabileceği kimsesi yoktu, yazdıklarını okursa belki bir şeyler gelirdi aklına. Bu fikri Sebastian vermişti O´na.

2 ay önce sol dizindeki ağrıya dayanamayıp ev doktoruna gitmişti. Sağlık Sigortası Kartını okutup bekleme salonundaki ekranda adını gördükten sonra sırasını beklemiş, sırası geldiğinde de Doktoruna şikayetlerini anlatmıştı. Fizyoterapi gerektiğini söyleyen Doktor, medikal firmasının eve terapi  aleti getireceğini ve nasıl kullanılması gerektiğini göstereceğini söyledikten sonra elektronik bir imza almıştı kendisinden sağlık sigortasına iletmek üzere, ilk defa bir makinaya imza atmıştı.

Doktordan dönerken kahve içmek için girdiği kafede garsonun yerine masaya bırakılan makinadan sipariş veriliyor ve ödemeyi de kartla yine bir başka makinaya yapıyorlardı. Becerememiş, yardım için sağına soluna bakınmış, kimseyi göremeyince de kahve içmeden çıkıp gitmişti, kimse de fark etmemişti gittiğini.

´Nasılsın teyzecim, bu gün daha iyi misin´ diyen güler yüzlü bir fizyoterapistin yerine elektrik kablolu, ayarları her gün biraz yükseltilen  bir makine bırakmışlardı eve.

‘Evden çıkmamı istemiyorlar, daha çok eve bağlıyorlar sanki beni. Konuşacak insan da bırakmamışlar‘ diye söylendi aynaya bakarak yatak odasına geçerken.

Yatağa uzandığında dizini yokladı istemsiz bir hareketle ‘‘umarım yolculukta çok ağrımaz‘‘ diyerek uykuya daldı.

Rüyasında; Akyokuştan Toroslara doğru çıkıyordu araba, Bebek Deresini geçer geçmez Demircili`nin girişinde sağ tarafta üvey amcasının evi vardı, çocukluğunda yazları bağ evinden  dönerken mutlaka uğrarlardı amca evine; pekmez, kuru üzüm bırakılır ve yola devam edilirdi. Yukarıya doğru çıktıkça serin hava hissedilir, bodur ağaçların arkasından çam ormanları boy gösterirdi. Keşlitürkmenli‘yi geçtikten sonra eve varmış sayılırlardı artık. Yokuştan hemen sonra bir düzlüğe ulaşılır, bir kaç yüz metre sonra ana yoldan sağa sapınca, amca evi gelir önce, yenge ve amca balkondalar sanki, amcanın gözlerinin içi güler yoldan geçenleri görünce, arabadan selamlaşılır ve bir kaç metre sonra bağ evinin bahçesi.

Bu sefer farklı; ağaçlar yeşil değil, yaprakları bile yok, ev kasvetli bir hal almış, bağlar kurumuş, bahçeyi yabani otlar sarmış, çatı bile eğilmiş. Kimse yok, kimse kalmamış buralarda.

-Mezarlık biraz ilerde, köyün girişinde. Gitmeye korkuyorum, babaannem, anneannem, dayılarım hepsi orda, amcam ve yengem de mi orada, babam, ya annem, hepsi ordalar mı, korkuyorum, ölüler de konuşmaz ki, konuşmak istiyorum birileri ile-.

Ter içinde uyandı, kalbini binlerce kara karga gagalıyordu sanki, ağrısı vardı, ama tam olarak nerde olduğunu anlayamıyordu ağrının, nefes almakta zorlanıyor, kusmak istiyordu.

Ayağa kalkmak istedi, başı dönüyordu, elini yatağın yanındaki ambulansa bağlı acil yardım butonuna uzatmak istedi, gücü yetmedi.

Belki Sebastian yetişir diye aklından geçirirken yeniden daldı, Göksu Deltası’ndan Akdeniz’e savrulan rüzgarın kollarındaydı şimdi, çıkarılan yangınların alevlerini söndürmek için gözyaşlarını akıtırken deltaya, oğluna el sallıyordu son kez Akdeniz’in maviliklerinden.

 

 

 

 

 

 

* İngiltere´de 2018 yılında Yalnızlık Bakanlığı kurulmuştur.

**O Muhteşem Hayatınız; Oya Baydar‘ın 2012 yılında Can Yayınları‘ndan çıkardığı romanıdır.

Tags: sibel şahin
Previous Post

“ İşveren!”

Next Post

Rubio’dan uyarı: “Suriye’de topyekun iç savaş haftalar içinde başlayabilir”

Next Post
Rubio’dan uyarı: “Suriye’de topyekun iç savaş haftalar içinde başlayabilir”

Rubio’dan uyarı: “Suriye’de topyekun iç savaş haftalar içinde başlayabilir"

Comments 3

  1. Mustafa Demir says:
    7 ay ago

    Güzel bir öykü okudum. Hayal ve gerçekler akıcı bir dille güzel harmanlanmış.
    Kutluyorum.

    Yanıtla
  2. Murat Karasioğlu says:
    7 ay ago

    Yalnızlık ve gurbette yaşayan birinin sıla özlemini anlatan güzel bir hikaye. Sanayileşme ile insanların insanca ilişkileri bitti. Eski komşulukları özlüyoruz.

    Yanıtla
  3. Musa AKPINAR says:
    7 ay ago

    Çok duygulu bir öykü insanı teknolojik bir dünya ile doğal bir hayat arasında yaşadığı gel gitleri çok güzel yazmışsın kutlarım.Biraz kedinizden,birazgeçmiş yaşantınızdan,biraz bu günlerin dünyasından geleceklerin korkularını gerçeklerini anlatmışsınız.Çok anlamlı tebrik ederim.

    Yanıtla

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güncel Haberler

“MESEM’ler çocukları tehlikeye atıyor”
Manşet Haberler

“MESEM’ler çocukları tehlikeye atıyor”

08/12/2025
ABD–İran anlaşmasında sınır dışı adımı
Dünya

ABD–İran anlaşmasında sınır dışı adımı

08/12/2025
İzBB’de “Havuz Sistemi” krizi: İşçiler mağdur, eylemler büyüyor
Emek Dünyası

İzBB’de “Havuz Sistemi” krizi: İşçiler mağdur, eylemler büyüyor

08/12/2025
SAVAŞ KARŞITI FİLMLER FESTİVALİ: BARIŞA BİR ŞANS VERMEK İÇİN GEÇ DEĞİL
Kültür Sanat

SAVAŞ KARŞITI FİLMLER FESTİVALİ: BARIŞA BİR ŞANS VERMEK İÇİN GEÇ DEĞİL

08/12/2025
“Sefalet ücretine hayır”: İzmir’de asgari ücret görüşmeleri öncesi protesto
Ekonomi

“Sefalet ücretine hayır”: İzmir’de asgari ücret görüşmeleri öncesi protesto

08/12/2025

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2024 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik