İnsan, bazen tüm kimliklerinden sıyrılıp sadece kendisi olmak istiyor.
Kim olduğunu kanıtlamaya gerek duymadan sadece olduğu gibi olabileceği bir yer arıyor.
Ben de modern hayatın karmaşası içinde en çok kendi içimdeki o sessiz ve zengin yere ulaşmaya ihtiyaç duyuyorum.
Ancak modernizmin yarattığı kaos, bize gerçekte kim olduğumuzu unutturuyor. Kendi içimizdeki zenginliklerle bağımızı koparıyor. Farklılıklarımız, bizi biz yapan özelliklerimizle, yapmak istediğimiz ya da istemediğimiz şeylerin ayrımında yaşamamıza olanak tanımıyor. Zihnimizde yeni esinler yok; yeni tutkular, heyecanlar duymuyoruz. Rüyalarımızda bile kendi hayatımızın kahramanı değiliz.
Olmak zorunda bırakıldığım kendimle olduğum kendim; yaşadığım hayatla yaşamak istediğim hayat arasındaki fark açıldıkça içimde bir telaş hissediyorum. Farkı kapatabilmek için daha çok çalışıyor, daha çok çabalıyor, daha hızlı koşuyorum. Hayatı kendi gönlüme göre oldurtmak için harcadığım çabanın, gönlüme göre olmayan bir düzen tarafından aç gözlülükle sömürüldüğünü bildiğim halde.
Hayatı itiş kakış, çatışma içinde yaşamak bana yorgunluk veriyor. Bu yorgunluğu atmak için geçtiğimiz günlerde şehirden uzaklaşıp birkaç günümü doğanın içinde geçirdim. Biliyordum ki kendimi doğanın kollarına bıraktığım anda o donuk, katı halimden eser kalmayacak.
Sabahları horoz sesleriyle uyandım. Gökyüzüne baktım dakikalarca. Gökyüzü sadece gökyüzüydü. Deniz, sadece deniz. Bulutlar, dünyanın hızına inat ağır hareketlerle yer değiştiriyor, kuşlar bir yere yetişmeye çalışmıyordu. Varoluşta her şey yolundaydı. Deniz kıyısında yürürken dayanamayıp suya soktum ayaklarımı. Bir süre yürüdüm. Dalgaların ayaklarımın altındaki çakıl taşlarını alıp götürmesini hissettim. Rüzgâra teslim oldum.
O birkaç günde içimde bir şeylerin yavaşça değiştiğini hissettim. Hayata bakışım, nesneleri algılayışım farklılaştı. Derin uykularda olan duygularım uyandı. Orada -doğanın ortasında- ruhum uzun zamandır ilk kez dingindi. Adeta yeniden nefes almaya başladım. Zihnimde hiçbir şeyle doldurmam gerekmeyen kocaman bir alan açıldı. O bomboş haliyle beni çok mutlu eden bir alan.
Sanırım insanın özüne dönebilmesi için önce doğaya dönmesi gerek. Orada her şey kendiliğinden yaşanıyor. Telaşsız, beklentisiz.
Şimdi diyeceksiniz ki, “Bu kadar kolay mı zihni boşaltmak?”
Değil elbet. Bu, bir süreç.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi:
“Sonra yavaş yavaş mantığım değişti. Hatta dünyaya bakışım, eşyayı görüşüm, insanları anlayışım değişti. Vakıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu. Hatta çok defa bana rağmen oldu. Fakat oldu.”







