Korkut AKIN
Osmanlının payitahtı İstanbul, 15’inci yüzyıldan bu yana, belki de ilk kez bu kadar ayrıntılı sergileniyor. Ömer Koç’un koleksiyonundaki 100’ü aşkın (100’üncü yıla armağan) eserden oluşturulan, yaşamın akışını da kavramak için önemli bir sergi. Birçoğu ilk kez sergilenenlerden ilki, 1493 yılından… Yani Amerika kıtasının keşfiyle aynı yaşta. Aklıma gelense, o zaman Roma da denilen, imparatorlukların merkezi İstanbul, alabildiğine gelişmişken, bu gün Amerika’nın (daha doğru bir deyişle ABD’nin) kültür ve sanatta çok daha ileride olması. Düşünebiliyor musunuz, İstanbul’da Ayasofya gibi bir tarihi yapınız var ve siz aradan geçen 500 yılda gerilere düşmüşsünüz. İşte sadece bu nedenle bile “Göz Alabildiğine İstanbul” çok önemli.
Reşad Ekrem Koçu, her durumda kitabı yazılası, filmi çekilesi olarak niteliyor İstanbul’da yaşayanları anarken İstanbul Ansiklopedisi’nde… Tamam, küresel ısınma, çevre katliamı, seller, depremler ve maden cinayetleriyle dolu dünyamızda bir de seçim sürecindeyiz ve bununla ilgilenemeyiz dediğinizi duyar gibiyim. Oysa en tam da bugün, bu koşullarda çok daha önemli ve gerekli bu sanatsal çabalar. Neler yaşadığınızı, neler olduğunu, kimin doğru söyleyip kimin kaçtığını kavrayabilir ve oyunuzu ona göre vermeyi belirleyebilirsiniz. Her kemi verirseniz verin, ama geçmişten geleceğe haklarımızın yaşadıklarını gözünüzün önünden hiç kaybetmeyin.
Doğanın ayrıcalık tanıdığı…
Filmlerde görürsünüz, büyük kentlerin hemen hepsi dümdüzdür, yumurta koysanız durur olduğu yerde. Oysa İstanbul, adı üstünde “yedi tepeli kent”, Galata ve Beyazıt Kulesiyle bir ucundan diğerine izlenebilecek denli ortada. Gezginler, yazarlar, ressamlar (artık fotoğrafçılar ve filmciler) adım adım dolaşıp en ince ayrıntısına kadar her şeyi belirlemiş yıllar boyunca. Sanki ısırılmış da tümüyle tüketilememiş bir elma gibi İstanbul; bugün de insanı şaşırtacak ayrıntılar bulabilirsiniz, tabii betona gömülen, doğal ve tarihi güzellikleri yok edilen kentin. Belki bir başka bakış açısıdır geçmişi anlayabilmek için. Bakın, bu bakış açılarından biri (hiç aklıma gelmezdi ama) Batılı sanatçıların estetik ve arşiv amaçlı kalıcılığını sürdürmesi için yaptığı bu eserler; tarihi, politik ve askeri amaçlı da kullanılmış… Seferlere çıkan Batılı orduların amacının yeni pazarlar bulmak olduğunu bir kez daha anlıyoruz.
İstanbul panoramaları, adı tam üstünde, şehri tümüyle belirleyen görüntülerdir. Onlarca sanatçı, birçoğu aynı yerden (Doğaldır ki, Tarihi Yarımada belirleyicidir) aynı yöne bakarak çizmiş, resmetmiş. Ancak hepimizin de bildiği gibi, her birinin içinde barındırdığı bambaşka, apayrı, yepyeni ayrıntılar var. (Burada, bağışlayın ama aklıma, Oktay Akbal ile Sait Faik’in konuşmaları geliyor. Akbal anlatmıştı: Bir “çingene gemisi” gezisinde yanaştıkları iskelede, birbirlerine ne yazacaklarını sorarlar. Biri çınarın altındaki ayakkabı boyacısı çocuğu betimlerken diğeri yeşil dalların arasında uçuşan martıları anlatır. İki ayrı bakış da birbirinden değerlidir.) hangi birini anlatayım… Öyle ilginç anlar resmedilmiş ki… Kağnıdan, çocuğuyla yürüyen kadına, cami önünde oturanlardan, çıngıraklı yoğurtçuya, kayıkçılardan esnafa kadar…
İçini acıtıyor insanın…
İstanbul’a 1610 yılında birkaç aylığına gelen şair ve seyyah George Sandys, “Doğada bundan daha zarif bir nesne yok, denizden ve yanındaki dağlardan sarkan gür ve güzel selvi ağaçları yapılarla öyle kaynaşmış ki orman içinde, bakanı büyüleyen bir şehir sunuyor sanki” yazmış anılarında. Aradan geçen 400 yılda beton yığınına, keşmekeşe döndürmüşüz. İçi acıyor insanın eskileri görünce… İşte en tam da o nedenle hemen girişte belirttim düşüncemi. Biz değilse kim, şimdi değilse ne zaman?
Dikkatimi çeken bir şey var; aslında günümüz için de geçerli ve bunu aşmamız gerektiğine inandığım: Ressamların, gravürcülerin, yazarların büyük çoğunluğu erkek. Belki günün koşulları, belki erkek egemen bir ülkede kadın başına gezmenin güçlüğü; ama hiç de onaylanacak gibi değil. Yine de, bir kadından, Hatice Sultan’ın, 1795 -1802 yılları arasında Melling’e yazdığı mektuplardan muhakkak söz etmeliyim: Hatice Sultan’ın, Latin harfleriyle Türkçe (okunabiliyor) yazdığı tarihsiz ve imzasız 14 mektup da sergileniyor.
Gelin, bu kadim şehri, bu kültürler beşiği, medeniyetler kavşağı şehri, Nedim’in dizelerinden de yararlanarak
“Öfkeli, büyük bir şair
‘Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir’
demiş
bize
ve bir başkası,
yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.” diyen Nâzım Hikmet’in
“Biz ki İstanbul şehriyiz,
güzelizdir,
dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.” dizeleriyle bitireyim.







