Gözlerini Hatırlıyorum

 Filistin’e…   

Beytüllahim’deki ağacın altında oturan Ay’a…

Şarkını konuşuyoruz, bize ezberletilen o şarkıyı…

Biri geliyor o an, adı Deniz, denizden çıkmış, uzun bacaklı, acılara kendini verirken gittiği yolu ezber eden biri, dedi ki; hep oraya bakıp bekledim;

O düz ovaya, ovaya inen o güneşe.

Çocuğun biri göğsünü döve döve; açın, açın artık diyor, o eski avluya seslenirken Ermeni bir ananın geride kalan yaralısı.

Evlerin ortası karanlık, avlulardan su içiyoruz hâlâ dua ettiğimiz iki avucumuzla.

Geceden kalma yoksulluk işçisi elindeki bayrakla, gözümüzdeki cesareti sanıyor.

Söz vermişliklerinden gözlerim böyle, herkes kendi söz verdiğine sarılıyor. İşte şurada o, git sarıl dedim, bana bakıp belinden sarılmıştı;

“Sevdiğim incinmesin” demek ne güzel bir sözdü!

Arkamdan öfke dolu bir kent bıraktım; ağlama artık diyor, ağladığında boncukları dizemiyorum gözlerine, ölümü uğurluyoruz komşu bir ölüme yetişmek için…

Döndüm bak, yine bana bıraktığın o sokaklara döndüm, öfkenin dinmesini bekliyorum sekiz beş saati penceremde.

Kapının eşiğinden görüyorum gözlerini, hiç gitmeyen o gözlerini.

Belki ben de bir gün bir fotoğraftan çıkıp kendimi bulabilirim dedi, seccadesinden başını kaldırıp sabah akşam yüzümüze utanmaz demokrasiyi haykıran Türkiye.

Buruk ve eski bir acı gibi burası, kendimi Beş Konaklar’dan sevgi yapıp yere seriyorum, öldüresiye.

Kestanelere bastım kendimden habersiz, nasıl bir soğuktu o gece ellerimi tutmuştu Malatya; “Otel: Hayret”

Herkes bir büyümek çabası burada, herkes “bir şey” olmak gayretinde…

Ellerini ver, hesabı yoksa sözlerinin…

Bir dereden konuşuyoruz, bir hayalden, bir sudan, yüzümüze aşk damlaları…

Bu kentte ne zaman başımı kaldırıp gökyüzüne baksam, ya bir polis otosu seviliyor ya da bizi taşlıyorlar…

Ağır travmalar ortasında ağır sözlerin toplamı oluyoruz.

Sonra bir köy otobüsü anısı anlatıyorsun, ben bir mizah kahvehanesine giriyorum.

Gerdan, eskiden Cizreliydi diyorum, ölmezden önce yani; kimse bilmez sevdiğimi, devlet de.

Ey sevgili, sevgi dolu arkadaşım.

Ne kadar çok anlam yüklemişsin dedi, ne kadar çok değer vermişsin sana ait olmayana; kimsesizliğin bu senin, çaresizliğin. Bütün kadınları doğuranın aşk olduğuna inanıyorsun, bütün kadınların bir dereye, bir köprüye, bir kötüye sevdası olacağını sanıyorsun…

Bu kente her geldiğimde, erkenden uyanıp sabahlarını öpüyorum senin: “Üstü kalsın.”

Hatırlayınca gözlerini, eski bir tüfekle cezalandırıyorum kendimi. Nurê, bilincimin resmi, kopar ellerimi bu hayattan, kopar. Son durduğun durakla sevmek arasında bir yerlerdeyim, kopar beni.

Yoruldum artık uzun cümlelerden. Başkasına ait cümlelerin sonundaki işaretlere dönüşmekten…

Sevgiden uçlarına senin güller açıyor, kan kırmızı güllerin bir Filistin sabahına kokan hatırasını kırık bir askılığa asıyorum.

Madem bitmiş her şey dünyada, bir şarkının altında buluşalım o vakit seninle, sokakları, çölleri ve evleri dolaşalım.

Gözlerini hatırlıyorum.

Eğer tanrı olsaydı, hep ümitle geçen bu hayatın karşısında belki şu göğsümden akanları görüp, ümidimi yaşamak için bir hayat daha verebilirdi bize. Ama yok, inanmıyorum artık O’nun bizim topraklarımızdaki merhametine.

Gözlerini hatırlıyorum senin, Filistin’de bir resmin anısına oturan o gözlerini, bir ağacın altında durup sarıldığın ılık rüzgârın şarkısını…

Gözlerini hatırlıyorum senin, Cizre’ye gittiğimiz gün o dağ yamacına anlatacağım gözlerini…

Gözlerini hatırlıyorum senin, kanun hükmünde…

Gözlerini hatırlıyorum senin, Afrika’dan bir gül ısmarladığım o gözlerini.

Eğilip bana doğru, uzat ellerini diyorsun…

Uzatıyorum ellerimi, bu ülkenin yetmiş üç namusundan temiz o ellerini tutuyorum.

Kulağına, gitmiş bir şairin şu sözünü fısıldıyor aramıza düşen bir yaprak;  “Siz, büyüyerek çocukluk etmişsiniz” diyor.

 

Mazlum Çetinkaya

 

Not: Manşet fotoğrafındaki yer Beytüllahim.. Fotoğraftaki kişi  Belçika’da Senatör olan Ayşe Yiğit

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x