Eğer çocukluğunuzun düşmelerinden
Dizüstü yaralanmalardan
Ve ayağa kalkabilme iradesinden öğrenmişseniz devrimi
Hiçbir “Eylül” kıramaz
Yarına gülümseyen filizlerinizi…
Sömürgeleştirici tellerdeki çoğalmaya rağmen
Pastoral bir şiirde yol almak mümkün.
Yeter ki kolaycılık, uzlaşma ve yabancılaşma
Teslim almasın dizelerinizi…
Gündelik Hayat İşgal Altında
İnsanlığın oluşturduğu dünyanın dönüşünde bir çeşit hızlanmadan söz edebiliriz. Bu, kötülüğü sıradanlaştırırken, aynı zamanda iktidarlaştırdı. Sonuçta sistem, gündelik hayatta daha görünür ve yıkıcı/bozucu hale geldi. Özellikle, neoliberalizmle postmodernizmin kesişmesi olarak da tanımlanabilecek ’90 sonrası süreçte bunu daha net daha yaygın ve derinliğine hisseder olduk. Artık sadece ülkeler, kıtalar değil, gündelik hayat da işgal altında. Böyle bir çalışma için yüzlerce yıl öncesine gidip öğretici pratik ve eserleri analiz etmek mümkün. Ben burada, iki kitap bir film üzerinden daha kısa bir analiz yapmaya çalışacağım.
Lefebvre‘in gündelik hayata dair analizi de Vaneigem‘in devrimci/şiirsel coşkusu da başlı başına öğretici ve değerlidir. Bergman‘ın Yaban Çilekleri ise gündelik hayatın eleştirisini ve devrim konusunu, bireyin içsel dünyasıyla buluşturan bir çeşit aynadır.
Buna “üçlü diyalog” demek zorlama mı olur bilemiyorum ama Lefebvre, gündelik hayatın nasıl metalaştığını, sıradanlığa hapsolduğunu, yabancılaşmanın çeşitlenerek ve yaygınlaşarak nasıl olağan hale geldiğini kapsamlı biçimde analiz ederken; Vaneigem, bu yabancılaşmadan nasıl kurtulacağımıza, gündelik hayatı nasıl yaratıcılık ve tutkuyla dönüştüreceğimize dair önemli ipuçları verir. Bergman ise bu kavramları bir karakterin (Profesör Isak Borg) zihninde ve anılarında; içsel yolculuk, rüyalar vb. üzerinden, metaforlar eşliğinde somutlaştırır.
Gündelik Hayatın Eleştirisi
Yaşam yolumuzda, tel örgülerden, “geçilmez” levhalarından, çivili tuzaklardan öte görünmez engeller giderek çoğaltılıp çeşitleniyor. Bunun ekseninde gündelik hayatın teslim alınması, F tipi bir hayatın dayatılması yatıyor. Bu yolda döşenen her engel, gündelik hayatın kazanılmasına dair mücadelenin konusudur ve bu mücadelenin önemini artırıyor.
Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi’ni, Marks’ın El Yazmaları’ndan yaklaşık 100 yıl sonra 1947’de yazar. Marks’ın yabancılaşmaya dair gözlem ve tanımlarının üzerinden 100 yıl geçmiş, kapitalizm yabancılaştırmaya, değiştirip çürütmeye devam etmiştir. Artık yeni yabancılaşma alanları mevcuttur. Tam da bu bağlamda Lefebvre, kapitalist toplumda gündelik hayatın her düzeyinde anlamdan yoksun bırakan, sığlaştıran yeni yabancılaşma biçimlerinin yayıldığına dikkat çekiyordu. Bu nedenle, gündelik hayatın eleştirisiyle yetinmiyor, gündelik hayatta devrim yapmayı öneriyordu. Aşağıda yer vereceğimiz gibi Lefebvre’den 20 yıl sonra Raoul Vaneigem, “Gündelik Hayatın Devrimi”ni yazar.
“Çarpıtılmış Bilinç”
Lefebvre’nin çalışmasının ekseninde yabancılaşma ve özgürleşme arasındaki diyalektiği görmek mümkün. Lefebvre’e göre, eleştiri tam da bu diyalektiği ortaya çıkarmak ve gündelik hayatı dönüştürmek içindir. Bu çalışma, yabancılaşmanın doğasını, nasıl her yeri sardığını ve onun içinden nasıl bir özgürleşme potansiyelinin doğabileceğini göstermektedir. Yabancılaşma artık iş yaşamıyla emeğin yabancılaşmasıyla sınırlı değil, tüm gerçekliği ve bilinci ele geçirmiştir. .
“Modern dünyada, yabancılaşma her yere yayılmıştır; tüm gerçekliği sarmıştır. Yabancılaşma o kadar derin ve yaygındır ki kendisini aşmak için gereken koşulları da yok etmiş gibi görünmektedir. İnsan, yabancılaşmış olduğu gerçeğini bile kavrayamaz hale gelmiştir. Onun bilinci, kendisine yabancılaşmış bir bilinçtir; bu, bir ‘çarpıtılmış bilinç’tir.“
İşte bu çarpıtılmış bilinçle beraber insan, olup biteni normal görmeye başlar ki bu, özgürleşmenin önündeki en büyük engeldir.
Lefebvre göre yabancılaşma, gündelik hayatı sadece anlamdan değil derinlikten de yoksun bırakır; sonucu gündelik hayatta sığlık ve yoksullaşmadır.
“Gündelik hayat, bir yığın önemsiz eylem, sıradan alışkanlıklar, tekrarlanan jestler ve sığ tüketimler yığınıdır. Bu, insan varoluşunun en yoksul, en enkaz halidir; fakat aynı zamanda onun temelidir de. Kapitalizm bu ‘yoksulluğu’ yönetir, onu bir tüketim ve kontrol alanına dönüştürür.“
Lefebvre’nin tanımladığı bu enkaz, aynı zamanda eleştiri ve özgürleşmenin nereden nasıl filizleneceğinin göstergesidir. Yabancılaşmadan kurtuluş, onun ayırdına varmakla ve eleştirmekle başlar. Lefebvre için bu, teorik olanın yanında pratik ve gündelik olandır.
“Gündelik hayatın eleştirisi, onun olumsuz yönlerinin basitçe kaydını tutmak değildir. Tam tersine, bu olumsuzlukların içinde, onları aşacak olan ‘olanakları’ ve ‘ütopik momentleri’ keşfetmektir. Eleştiri, gündelik olanın içindeki olağanüstüyü, sıradanın içindeki şiiri aramaktır.”
Potansiyel Şiir
Bu şiir gerçekte, gündelik hayatın tekdüzeliğinin altında yatan yaratıcılık, arzu ve topluluk potansiyelidir ve bunu açığa çıkaracak olan, eleştiridir.
Lefebvre, Fromm‘dan da bildiğimiz, “Olmak” ile “Sahip Olmak” arasındaki yabancılaşmış ilişkiye dikkat çeker.
“Kapitalist toplumda, ‘sahip olmak’, ‘olmak’ın yerini geçmiştir. İnsanlar ne olduklarıyla değil, neye sahip olduklarıyla (meta, statü, marka) tanımlanır. Bu, insanın kendi öz varlığına yabancılaşmasının en temel biçimlerinden biridir.”
Lefebvre için nihai özgürleşme, gündelik hayatın radikal bir şekilde dönüştürülmesidir. Bu, sadece siyasi veya ekonomik bir devrim değil, hayatın kendisinin devrimidir.
“Gerçek devrim, yalnızca üretim ilişkilerinin değil, gündelik hayatın da yaşam tarzının da gündelik olanın bilincinin de devrimidir. Özgürleşme, gündelik hayatın tamamen dönüşümünden başka bir şey değildir.”
Burada Lefebvre, yabancılaşma-özgürleşme diyalektiğini somutlar. Yabancılaşmanın kaynağı olan gündelik hayat, aynı zamanda onun çözümünün de anahtarıdır. Özgürleşme, uzak ve ulaşılmaz bir idealler diyarı değil, gündelik pratiklerimizin, ilişkilerimizin ve mekânlarımızın içinden inşa edilecek somut bir dönüşümdür. Bir özgüven ve mücadele çağrısıdır. Ona göre, kapitalizm gündelik hayatı ne kadar çoraklaştırırsa çoraklaştırsın, insanın yaratıcılığı, “şiirsel momenti” ve dönüştürücü gücü her zaman olacaktır. Eleştirinin/itirazın görevi, bu potansiyeli uyandırmak ve yabancılaşmış gündelikliğin içinden, daha özgür ve anlamlı bir hayatı filizlendirmektir.
Özetle “Gündelik hayat, en basit, en sıradan faaliyetlerin toplamıdır; yemek, uyumak, çalışmak… Bu faaliyetlerin her biri, bir yandan baskı ve yabancılaşmanın yeniden üretildiği alanlar iken, diğer yandan potansiyel dönüşüm ve direniş alanlarıdır.”
Lefebvre’in bu kapsamlı teorik eleştirisi, beraberinde şu soruyu gündeme getiriyordu; “Peki ne yapacağız?” İşte tam bu noktada, Raoul Vaneigem‘in devrimci coşkusu bir anahtar işlevi görür. Ve gündelik hayatta devrim öneren Lefebvre’den 20 yıl sonra 1967’de Raoul Vaneigem, Gündelik Hayatın Devrimi’ni yazar.
Gündelik Hayatın Devrimi
Raoul Vaneigem’in “Gündelik Hayatın Devrimi,” anlam yitimine, rutinin uyuşturuculuğuna ve yabancılaşmaya karşı yazılmış bir itiraz niteliğindedir. Vaneigem’in temel argümanı şudur: Sistem bizi gündelik hayatın içinde, tüketimle, rutinle ve sahte ihtiyaçlarla pasifleştirir. Devrim sadece sokakta değil, her an, her dakika, kişinin kendi deneyimini ve arzularını yeniden kazanmasıyla, “hayatı olağanüstü kılma” sanatını icra etmesiyle olur.
Vaneigem’e göre “Hayatı yaşanmaz bulanların sayısı arttıkça, onu yaşanır kılma ihtimali de o ölçüde artar. Gerçek anlamda yaşamak, o andan itibaren, yaşanmaz olanın sürekli eleştirisi haline gelir.”
Vaneigem’in bu yaklaşımı, “başka bir hayat mümkün”ün dile getirilmesidir. Çünkü yine onun felsefesiyle ifade edersek; hiç kimse, kendisine dayatılan hayatın saçmalığını kavradığı an, bu saçmalığa bir anlam verebilecek tek şeyin onun radikal reddi olduğunu fark etmeden duramaz. Bu red gerçekte hayır deme eylemidir ve bu “hayır” yeni bir “evet”in başlangıcıdır.
“Meta fetişizmi, insani niteliklerin eşyalara aktarılmasıdır; devrimci proje ise bu nitelikleri insana geri vermektir.” Vaneigem, bu kısa cümleye pazar-piyasa ilişkilerinin bozuculuğunu ve alternatifin niteliğini sığdırmış. “Tüketici, tatminsizliğin bilinçsiz üreticisidir. Tüketmek, yapmaya duyduğumuz arzunun yozlaşmış halidir.” diyen yazar özetle bize, “Gündelik hayat bir savaş alanıdır. Pasif bir tüketici ve itaatkar bir nesne olarak mı kalacağız, yoksa kendi hayatımızın aktif, yaratıcı öznesi mi olacağız?” diye sormaktadır.
Devrimin zamanlaması, doğru anı beklemek, tarihsel evreleri sıraya sokmak vb. yerine Vaneigem, bize devrimin, özgürleşmenin ve anlamın başlama noktasının hemen şimdi olduğunu söyler. Çünkü devrim, hayatın en küçük anlarına dahi sızar; her an ve kesite içkindir; ancak bilinçli bir farkındalık gerektirir. Ve gerçekte bu, tüketim toplumunun dayattığı yabancılaşmaya karşı devrimci bir itiraz, bir direniştir.
Vaneigem’den özetle söylersek, “Devrim anı bekleyenler, trenden inmiş ama bir sonraki treni bekleyen yolcular gibidir. Oysa devrim, trenden indiğin anda, oracıkta, ayaklarının bastığı yerde başlar.” Bugün artık devrim, hayatın tüm kesitlerinin, bir bütün halinde alternatifin konusudur.
Bilinir ki sosyalizm, kapitalizmin tüm hücrelerinin, yabancılaştırmanın tüm bozuculuğunun alternatifidir. İnsanın bozulmamış, sahiplenmeyi, dayanışmayı ve eşitliği savunan tüm halleri sosyalizme basamaktır; empati de sempati de buna içkindir; diktatörlükler de kötülükler de sınıflı toplumların ürünüdür. Sınıflı toplumun binlerce yıldır kötüleştirdiği her insanın ve kötüleşen her şeyin alternatifini oluşturacak dünyaya ait basamaklar, bugünden adım adım ve ısrarla örülmelidir. Çünkü ütopya bir yer, bir hedef, durağan bir olgu olmaktan çok bir YOL’da olma halidir. Bir sonuç değil, bir yaşam biçimidir.
Tam da bu nedenle, hayatı değiştirmek için onu yalnızca devrimci anlarda değil, en önemsiz ayrıntılarında bile ele almak gerekir. Çünkü Vaneigem’in dediği gibi “devrim her gün yapılır.” Sadece eylem alanlarında değil, her yerde, insanın iç dünyasında da yapılır. İşte Bergman’ın Yaban Çilekleri bu “içsel devrimin” sinema diliyle anlatımıdır.
Eleştiriden Devrime, Rüyadan Farkındalığa
Bergman, Yaban Çilekleri’nde, Lefebvre’in sosyolojik ve Vaneigem’in devrimci-coşkulu dilini, bir bireyin (Profesör Isak Borg) bilinci, belleği ve rüyaları üzerinden somutlaştırır. Bu, teorik çerçeveyi “içsel bir yolculuğa” dönüştürür.
Filmde yabancılaşmanın portresi olarak yansıyan Borg, başarılı ama duygusal olarak yalıtılmış, hayatın anlamını yitirmiş, sevgiyi veremeyen ve alamayan bir karakterdir. Bu, kapitalist/modern yaşamın ürettiği yabancılaşmanın tam da edebi bir tasviridir.
Rüyalar, anılar, semboller (boş sokaklar, saatsiz saat, yaban çilekleri) gündelik hayatın sıradanlığının altındaki varoluşsal krizi anlatmak için güçlü bir araç sunar.
Tam da bu bağlamda devrim, sadece sokaklarda değil, aynı zamanda gündelik pratiklerimizde, ilişkilerimizde ve en önemlisi kendi iç dünyamızda başlar. Yaban Çilekleri, bu içsel devrimin, bir ömür süren yabancılaşmanın eleştirisi olmadan mümkün olamayacağını bize gösterir. Isak Borg, bir devrimci değildir ama gündelik hayatının eleştirisini yapıp onu küçük de olsa bir içsel devrimle taçlandıran biridir.
Konumuz gereği, var olanla yetinmemek, yaratıcılık, hayata içkin güzellikleri bulup çıkarmak gibi konular doğrudan sanatla ilişkilidir. Bloch, sanatın, öte dünya yerine bu dünyayı “sonsuz” görmeyi sağlayan bir perspektif açtığını anlatır. Vaneigem de sanatın zaten yanımızda olduğuna dikkat çeker.
“Sanatı reddediyoruz, sanat olarak var olmayı reddediyoruz; yaratıcılığı istiyoruz. Sanatın ayrıcalıklı bir faaliyet olmaktan çıkmasını istiyoruz; onu, herkesin kendi gündelik deneyimini dönüştürebileceği bir yaratıcılık olarak istiyoruz. Gerçek sanat her zaman zaten bizim yanımızdaydı; örneğin, bir şarkıyı mırıldanırken ona kattığımız kişisel tınıydı.“
Geriye bilinçli farkındalık eşliğinde devrimi yaşamın tüm kesitlerine içermek, içindeki şiirselliği bulup çıkarmak kalıyor.







