Motosikletle İtalya* kitabını yazarken hatırlayıp, 70’lerde İtalyan Sineması’nın Türkiye’de etkin olduğu o dönemdeki sevdiğim filmlerden örnekler vermiştim. Bu örnekler içinde zihnimde nahif bir yer tutanlardan biri de Güneş Çiçeği/Sunflower filmiydi. Yüz bir dakikalık film 1970 yapımıydı ve baş rollerinde Sophia Loren ile Marcello Mastroianni oynamıştı. Filmi Samsun’da ya Konak ya da Yıldız Sineması’nda izlemiştim. Filmin kısaca konusunu hatırlatayım:
Film, 2. Dünya Savaşı sırasında Rus Cephesinde kaybolan kocasını savaş sonrası umutsuzca arayan İtalyan bir kadının dramatik aşk hikâyesini anlatır. Savaşın yıkıcılığının ve ayrılıkların acısını konu alır.
Filmi ben de epey zaman savaşın kötülüklerini anlatan bir film olarak hatırladım hep. Filmin önemli bir özelliği de SSCB’de çekim yapılmasına izin verilen ilk filmlerden olması.
Filmdeki kadın karakter Giovanna, savaş bittikten sonra kocasını bulmak için Rusya’ya gittiğinde, savaşta donmak üzereyken yerel bir kadın tarafından kurtarılan ve hafızasını yitiren eşi Antonio’nun kendisini kurtaran kadınla yeni bir hayat kurduğunu, evlendiğini ve bir kızı olduğunu öğrenir.
Motosikletle İtalya kitabını yazarken zihnim, filmi ilk kez seyrettiğim zamandakinden çok başka bir yere çekmişti beni. Zihnimin çektiği yer zaman zaman beni düşündürtmüştü. Ve kafamdan geçenleri oturup yazmaya karar verdim dün. İç sesimin bu film hakkında dediği şuydu: Bir benzetme veya yansıtma yaparsam, bu film bir bakıma da bizim kuşağın yani 78’lilerin hâllerini de anlatıyordu!
Hani dil hep çürük dişe gidermiş misali, bizim kuşağın çocukları da, söyleseler de söylemeseler de yaralı bir kuşak.
Âşık olan film kahramanları nasıl ki birbirinin peşinde umutla, sevgiyle, neşeyle yürekleri pır pır ederek nasıl koştularsa, 78 Kuşağı’nın çocukları da güzel günler için, ikbal, istikbal hesapları yapmadan canlarını ortaya koyan deli fişekler olmadılar mı?
***
Filmdeki kırılma noktalarından ilkinde, savaş çıkınca kadının kocası askere alınıp Rusya’ya savaşa gönderilmişti. 78 Kuşağı’nın ilk kırılma noktası da 12 Eylül askeri faşist darbesiydi. Cunta yönetimi kısa süre içinde devrimcileri; öldürüp, asıp, işkencelerden geçirip, sakat bırakıp, delirtip, sıkıyönetim mahkemelerinde katmerli cezalar verip cezaevlerine tıkmıştı. Bu süreçte dökülen dökülmüş ve geriye kalanlar mücadelelerini mahpuslukta da sürdürüp başlarını dik tutmuşlardı. Özellikle Metris, Mamak ve Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde rejim hayvanlığın kitabını yazarken, direnen devrimciler de insanlığın kitabını yazdılar canları pahasına.
Filmde ikinci kırılma, kadın karakter kocasını aramaya Rusya’ya gittiğinde kocasının orada yerli bir kadınla yeni bir hayat kurduğunu gördüğü sahnedir. İşte, 1991 yılında Özal Affı’yla ve devamındaki şartlı salıverme infaz düzenlemeleri ile mahpusluklarında da içeride mücadele edenlerin dışarı çıktıklarında, artık ülkenin ve toplumun hayal ettikleri gibi olmadığı gerçeğiyle karşılaştıklarında kırılma yaşadılar. Bu da büyük bir kırılmaydı 78 Kuşağı için.
Daha önceleri binlerce kez içtikleri devrim andından bir bukle dahi kendilerine ses olarak dönmüyordu artık. Güneş yerindeydi ama güneşi zapt edecek pek kimseler yoktu ortalıkta. Yine de bir avuç insan her olumsuzluğa karşı temiz kalmak için canını dişine taktı.
***
Sonraları, dışarıda kalan ve içeriden çıkan eskiden işin başındakilerin lügatinde özeleştiri kavramının olmadığı görüldü. Ama onlar Kâbe’den gelen hacılar gibi ellerinde hacı dürbünleri misali feminizm ve sosyalist demokrasi gibi yeni buldukları hediyelerle adeta İstanbul vapurlarındaki Burhan Pazarlama edasıyla, Bizde hata olmaz, Burhan Pazarlama her zaman hizmete hazır! sloganıyla sanki hiçbir şey olmamış gibi koltuklarına kurulmuşlardı.
Feminizm, kadın hakları savunuculuğu temelinde Türkiye için elbette gerekliydi ama büyük yenilgi sonrası Türkiye devrim mücadelesinin birinci sırasına oturtmanın zamanı değildi. Toplumda kadın hakları kültürü oluşmadan, adeta bir tepki olarak sonrasında bizde feminizm, Türkiye tipi feminizme döndü.
Öte yandan, şeflik oyunlarıyla büyük yenilgiyi hazırlayanların, yenilgi sonrası ellerinde sosyalist demokrasi ile tekrar sahneye giriş yapmaları da çok manidardı! Bunlardan sonra sol harekette sivil toplumculuk ve bilahare de kimlik siyasetlerinin yaygınlaştığı görüldü. Sol, kendi ayağına sıkıyordu!
Bu iki büyük kırılmadaki benzerliğe rağmen, bizim kuşaktan bazılarının filmin sonuna uymayan bir yanları da vardı. Filmdekine benzer bu ikinci kırılmadan sonra 78 Kuşağı’nın bazı fertleri filmin erkek kahramanı gibi, yeni hayatlarını öyle pek kolay kuramadılar. Çünkü onlar filmdeki Antonio gibi hafızasını kaybedip ideallerinden vazgeçmemişlerdi. Filmde savaş bitmişti ama onların kir-pas dünyası içinde temiz kalabilmek savaşı hiç bitmedi.
Güneş Çiçeği filminin son sahnesi, ay çiçeği tarlaları arasında kaybolan askerlerin mezarlarıyla kapanır. 78 Kuşağı’nın yaşayan çocukları ise hâlâ başlarını güneşe çevirmiş olarak hayattadırlar, giden arkadaşlarının özlemi içinde.
*Motosikletle İtalya, Naim Kandemir, Notabene Yayınları, 2019












