Bir ülkenin “güvenli” olup olmadığına devletlerin yaptığı tanımlar değil; insanların gündelik hayatta nasıl yaşadığına ve nasıl öldüğüne bakılarak karar verilir.
Kadınlar ve çoçuklar için güvenlik nedir?
Trans birey/topluluklar için güvenlik nedir?
Etnik Kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan, ötekileştirilen ya da hedef gösterilen biri için güvenlik nedir?
Şiddetten ya da savaştan kaçan bir göçmen kadın için güvenlik nedir?
Dünyanın hiçbir yerinde toplumsal cinsiyet eşitliği tam anlamıyla sağlanmış değil. Erkek şiddeti sınır tanımıyor, cezasızlık politikaları ile devletlerin koruması altında adeta. Türkiye de bunun birçok örneği var. Delilleri yok etme, suçluyu koruma. Bunun en yakın örneği Gülistan Doku’dur. Kadınlar ve LGBTİ+ bireyler dünyanın hemen her yerinde ayrımcılığa, şiddete ve nefret suçlarına maruz bırakılıyor. Ancak bir ülkede yalnızca şiddetin varlığı değil; devletin bu şiddeti önleme iradesi, hukukun nasıl işletildiği, cezasızlık politikaları ve siyasal söylem de yaşam hakkını ve kalitesinin doğrudan belirler.
Tam da bu nedenle göç ve iltica hakkı yalnızca savaşlardan kaçan insanların meselesi değildir. Aynı zamanda toplumsal cinsiyete dayalı şiddetten kaçan kadınların, transların ve LGBTİ+ bireylerin yaşam hakkının güvencesidir.
Son yıllarda yalnızca Avrupa’da değil, dünyanın birçok yerinde otoriterleşme, yükselen aşırı sağ, milliyetçilik ve ırkçılık göç politikalarını giderek daha sert hâle getiriyor. Göçmenler, mülteciler ve sığınmacılar birer insan olmaktan çok, yönetilmesi gereken bir “sorun” ya da bertaraf edilmesi gereken bir “tehdit” olarak tanımlanıyor. Sınırlar her geçen gün daha da sertleştirilirken, geri gönderme mekanizmaları hızlandırılıyor ve iltica hakkı giderek daraltılıyor. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ise çoğu zaman bu politikaların dışında bırakılıyor; kadınların ve LGBTİ+ bireylerin maruz kaldığı şiddet, uluslararası koruma değerlendirmelerinde yeterince dikkate alınmıyor.
Irkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve transfobi birbirinden bağımsız değildir. Bunlar aynı siyasal aklın farklı yüzleridir. Kadınların bedenlerini denetlemek isteyen siyasetle göçmenleri tehdit olarak gösteren siyaset, transları ve LGBTİ+ bireyleri hedef hâline getiren söylemle farklı kimlikleri kriminalize eden anlayış aynı yerden beslenir. Hepsi, kimin korunmaya değer olduğuna, kimin dışlanacağına ve kimin haklara erişebileceğine karar verme iddiasındadır.
Oysa insan haklarının temel ilkesi tam tersini söyler. Hiçbir insanın yaşam hakkı; milliyetine, cinsiyetine, cinsiyet kimliğine, cinsel yönelimine, etnik kimliğine ya da göç statüsüne göre değişmez.
İstanbul Sözleşmesi de tam olarak bu nedenle göç ve iltica süreçlerine toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştirir. Sözleşmenin 60. maddesi, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin uluslararası koruma başvurularında dikkate alınmasını ve iltica değerlendirmelerinin bu gerçeklik gözetilerek yapılmasını öngörür. 61. madde ise geri göndermeme ilkesini güvence altına alır: Yaşamı, özgürlüğü ya da fiziksel bütünlüğü ciddi risk altında olacak hiç kimse geri gönderilemez. Bu maddeler kadınlar ve LGBTİ+ bireyler açısından yalnızca hukuki düzenlemeler değil, yaşam hakkının korunmasının temel güvenceleridir.
Ancak bir sözleşmenin yürürlükte olması tek başına yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, bu hükümlerin iltica süreçlerinde ve geri gönderme kararlarında etkin biçimde uygulanmasıdır. Bugün Avrupa’da giderek sertleşen göç politikaları, birçok ülkede toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin uluslararası koruma değerlendirmelerinde yeterince dikkate alınmadığına ve geri göndermeme ilkesinin giderek daha dar yorumlandığına ilişkin ciddi tartışmaları da beraberinde getirmektedir.
Bugün Türkiye üzerine yürütülen “güvenli ülke” tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Kadın örgütlerinin yıllardır tuttuğu bağımsız kayıtlar, Türkiye’de erkek şiddetinin istisnai değil, yapısal ve politik bir gerçeklik olduğunu göstermektedir. Kadınlar evlerinde, sokakta, işyerlerinde öldürülüyor; şiddete maruz kalıyor; haklarında verilmiş koruma kararlarına rağmen yaşamlarını yitiriyor. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi ise kadınların ve LGBTİ+ bireylerin yıllar süren mücadelesiyle oluşturulan uluslararası koruma mekanizmalarından siyasi iradeyle darp edildiğini tanıklık ettik. Sadece kadınlar darp edilmiyor, onları koruyan sözleşmeler de aynı zihniyet tarafından darp ediliyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2025 yılı verilerine göre erkekler tarafından 294 kadın öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde yaşamını yitirdi. Başka bir ifadeyle, yalnızca bir yıl içinde yaklaşık altı yüz kadın ölümü kadın örgütlerinin kayıtlarına geçti; bunların 294’ü kadın cinayeti, 297’si ise şüpheli kadın ölümü olarak kaydedildi.
Translar açısından tablo daha da ağırdır. Son yıllarda LGBTİ+ karşıtı söylem yalnızca toplumsal yaşamda değil, siyasal iktidarın dili içinde de sistematik biçimde yeniden her gün her alanda yeniden üretilmektedir. Translar nefret suçlarının, ayrımcılığın ve ekonomik dışlanmanın yanı sıra doğrudan siyasal hedef göstermelerin de muhatabı hâline getirilmektedir. Böyle bir ortamda Türkiye’nin kadınlar ve özellikle translar açısından koşulsuz biçimde “güvenli ülke” olarak değerlendirilmesi, toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin gerçekliğini görmezden gelmektir.
Ancak mesele yalnızca Türkiye değildir.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde de kadın cinayetleri, aile içi şiddet, nefret suçları ve aşırı sağın yükselişi kaygı verici boyutlara ulaşmaktadır. Göçmen karşıtlığı giderek ana akım siyasetin parçası hâline gelirken, iltica hakkı da insan haklarının konusu olmaktan çıkarılıp güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmektedir. Sınırlar güçlendirilirken haklar birer birer geri alınmakta, geri gönderme politikaları genişletilmekte ve mültecilerin yaşam hakkı siyasi pazarlıkların konusu hâline getirilmektedir.
Hiçbir kadın, hiçbir trans, hiçbir LGBTİ+ birey ve hiçbir göçmen; yaşamı, özgürlüğü ya da fiziksel bütünlüğü ciddi risk altında olacak bir yere geri gönderilmemelidir.
Çünkü insan hakları, devletlerin kimi korumaya karar verdiği yerde değil; din, dil, ırk, renk, cinsiyet ayrım yapılmadan herkesin eşit koşullarda yaşamını korunabildiği yerde anlam kazanır.








