Belgeselci, çevre aktivisti, ormanların nehirlerin, tarım alanlarının, doğanın savunucusu Hakan Tosun’un hunharca katlinin ardından ilk duruşmaya çok sayıda parti, demokratik kitle örgütü, çevre inisiyatifleri, platformlar ve yaşam savunucusu katılmak için buluştu.
Türkiye’de, yargı açıktır, alenidir ve herkes duruşmalara katılabilir. Tabii, engeller daha yoldan başla(tıl)mazsa… Bakırköy Adliyesinin, belki de en küçük duruşma salonu ayrılmış, bu önemli, önemli olduğu kadar gerekli, gerekli olduğu kadar geleceği de kapsayan, sadece soyut bir geleceği değil yaşamı içeren duruşmaya. Avukatlar; salonun (aslında oda demek gerekir; muhakkak ki, birçok duruşma için yeterlidir, ama Hakan Tosun gibi yaşamsal bir cinayet sonrası dövülerek katledilen bir gazeteci, belgeselci için asla!) yetersiz olduğunu, konferans salonunun tahsis edilmesini talep ettiklerini fakat kabul edilmediğini baştan açıkladı.
Önlem mi, engelleme mi?
Bakırköy Adliyesine giden yolda, duruşmaya birlikte katılmak için toplu ulaşım durağında buluşan insanlar karşısında TOMA’ları buldu. Hakan Tosun duruşmasına katılmak isteyenlerden çok polis vardı. Üç sıra halinde yolu kapatan kalkanlı, miğferli, coplu polis çevre ve yaşam dostu insanları duruşmaya ulaşmamaları için emir almış gibi davranıyorlardı. Dillerindeyse “sizin güvenliğinizi alıyoruz”.
İnsanlar birikirken bir yandan da pazarlık sürüyor ve doğal olarak yürüyüşe geçiyoruz. Güvenliğimizi aldığını söyleyen polis, yolda iki sıra halinde park etmiş araçları kaldırmamış. Güvenlik alan, o araçlar daha oraya park etmeden engelleyebilirdi. Onlar da (emir verenleri kastediyorum) çok iyi biliyorlar ki, asıl görevleri halkı değil araçları korumak ve ona göre davranıyorlar. Bir de trafiği kesmememiz için sloganları ve pankartlarıyla yürüyen insanları sıkıştırmaya çalışıyorlar. Kaldırım zaten otopark olmuş, yolda da iki sıra araç duruyor, sadece bir şerit akacak. Onu da bizi ittirerek, arada bir tehdit ederek sağlamaya çalışıyor.
Basın açıklaması…
Yahya Kemal’in bir beytini değiştirerek bu duruma uyduruyorum: “Dünya, hayâlin yenilgiye uğradığı yerde bitiyorsa eğer, orası bir katliamı protesto edenlerin engellendiği yerdir.” Tabii ki, ne hayâlimiz yenilgiye uğradı ne de engellenmemiz mümkün. Barış, demokrasi, özgürlük talebimizi haykırıyoruz, bitmek bilmez gücümüzle, hançerelerimizi yırtarcasına: “Nehirler, ormanlar sermaye değiller”, “Hakan Tosun’un kamerası kayıtta”, “Hakan Tosun onurumuzdur”. Sokak ortasında onca insanın arasında bir gazeteci dövülerek öldürülüyorsa, binlerce insan engelleniyorsa, basın özgürce yaz(dırıl)mıyorsa talebimiz geçerlidir.
Adalet Sarayı(!)
Adı adalet sarayı olsa da hak arayanlar kapısından gir(e)mediği için “nerede adalet” diye sormaktan kendimizi alamadığımız adliyenin demir kapıları ve ardından üç sıra polis yine dikildi karşımıza. Her isteyen –muhakkak ki, koşulları uygunsa- duruşmalara girebilir, izleyebilir. Bu yasal. Engellemek ne? Yasa dışı. Ancak bizde işin ucu kendine değdiğinde yasa da yasa dışı da karışıyor birbirine. Polis kapının açılmasını istiyor, ama kraldan daha çok kralcı özel güvenlik engelliyor. Özel güvenlik -sadece adliyede değil, her yerde, her kamu ve özel kurumda- “ali kıran baş kesen”. Bir de polise benzer giyindikleri için karıştırılıyor…
Duruşma saati geldi, biz hâlâ kapıdayız; avukatlar, hatta Hakan Tosun’un annesi, kardeşleri de… Başka duruşmaya gidenler de engelleniyor. Bir kargaşa yaşanıyor. Hiçbir anlamı yok.
Bilinçli olarak yavaşlatılmış bir şekilde, arada ittirip kaktırarak (benim numaralı gözlüğüm düştü, eğilip alamadım, ezileceğim korkusuyla… zararımı hiçbir özel güvenlikçi umursamaz, oysa onlar da hak ettiklerinden daha az maaş alıyor…) X-ray’den geçtik.
Yeni bir sorun daha… Hiçbir kesici, delici ya da ateşli silah bulamayanlar bu kez, insanların giydiği “Hakan Tosun’a Ne Oldu” tişörtlerini engellemek için hareket geçti. Onlarca insan içeride tişörtlü, ama engelde sınır tanımayanlar için bir fırsat. Yeniden tartışmalar…
Sayılı avukat ve basın…
Bakırköy Adliyesinin daracık koridorlarında, bir duyuru: “Duruşmaya 7 avukat ve 7 basın mensubu girecek”. Avukatlar hemen itiraz ettiler. Gazeteciler de birlikte… Kim vermiş bu kararı? Hâkim. Peki, neye göre vermiş? Kem… küm… Hakkı var mı? Hayır! Yeniden tartışmalar…
Bu arada, mahkeme heyetinin, kasten öldürme suçuyla yargılayacağı söyleniyor. Avukatlar hemen iyiye yoruyor bu haberi. Ancak daha büyük salon talebi karşılanamadığı için duruşma da başlayamıyor. Neden sonra bir başka salona avukatlar ile gazeteciler alınıyor. Tabii ki, yine sınırlı. İkinci salonun (ki, o da küçük) mahkeme olmadığı, izleme alanı olduğu, buna bağlı olarak da ayakta insanların girmesinin, telefon kullanmasının neden yasak olduğu tartışılıyor.
Duruşmadan…
Hukukçu değilim, adliye muhabiri de… Ancak bilgi birikimim ve deneyimlerimle böyle bir ilk duruşma yapılmasının sancılı olduğunu düşünüyorum. Sanıklar SEBGİS ile bağlanmış duruşmaya. Kötü bir görüntü, net değil. Sanıkların yüzleri apaçık görülemiyor, mimikleri bile fark edilemiyor. Böyle olunca doğruyu mu söylüyor, saptırıyor mu anlaşılamıyor. Oysa sanığın oturuşu, ellerini tutuşu, ayaklarının hareketi bile bir anlam ifade eder. Hemen algılarsınız dedikleriyle yaptıklarının örtüşüp örtüşmediğini.
Sanıkların anlattıklarında çelişkiler var, tanıkların ise hemen hepsi belli ki öğretilmiş. Seslerindeki tedirginlik belli ediyor. Avukatların sanıkların çapraz sorgularında aynı soruyu yinelemesine “teyit mi ettiriyorsunuz” cevabına mahkeme heyeti sessiz kalıyor. Bir kelimenin farklı kullanılması bile bir ipucu olabilir.
Polisin kamerasını kırdığında -ki, kamera onun işini yapabilmesi için tek aracı- bile ağzından küfür çıkmayan Hakan Tosun için sürekli küfrediyordu diyor sanıklar da, tanıklar da. İnandırıcı gelmiyor bana ve birçoğumuza. İki sanık var zaten, biri yavaşça yumruk attığını, başını değil de omzunu tekmelediğini söylüyor. Adli tıp raporunda kafatasında kırıklar olduğu, yüzüne vurulduğu yazılı. Gerçekler bu kadar çarpıtılır. Diğer sanık vurmadığını söylese de kameralarda apaçık görülüyor Hakan’ı tekmelediği… Sanıkların ikisi de neden ikinci kez olay yerine döndüklerini açıklayamadılar. Bence bir gizledikleri var. Hakan Tosun’a vurmaları için özellikle yönlendirilmişler izlenimi alıyorum. Bir tanık, “anne” sözünü duyduğunu, sonrasını duymadığını söylüyor. Hepimiz biliyoruz ki, annesinin yanına gidiyor Hakan, onu anlatmaya çalışıyor, can havliyle, tekmelerin altında.













Korkut bey çok güzel özetlemişsiniz. Elinize sağlık.