Şam rejiminin Halep’teki Kürt mahallelerine dönük başlattığı saldırı, sanıldığı gibi ani bir kırılma ya da beklenmedik bir gelişme değildir. Geçen yıl Nisan ayında Şam ile Kamışlo arasında yapılan “mutabakat”, başından itibaren geçiciydi. Bu mutabakatın kalıcılığı, Suriye’nin “bütünlüğü” içinde, çoğulcu ve ademi merkeziyetçi bir Suriye perspektifinde Halep’in özel bir statü kazanması varsayımına dayanıyordu. Ancak buna izin verilmedi.
Şam’ı yeniden ele geçiren güçlerin böyle bir siyasal ufku zaten yoktu. Bu ihtimali fiilen ortadan kaldıran esas aktör ise Türkiye oldu. Bununla birlikte kimi çevrelerin iddia ettiği gibi ABD, İngiltere ya da İsrail’in “demokratik bir Suriye” gibi bir derdi de hiçbir zaman olmadı. Bu güçlerin her biri, Suriye sahasına kendi çıkarları doğrultusunda yaklaştı. Körfez ülkeleri de bu denklemin dışında değildir.
2011 yılında Esad rejimine karşı yürütülen dış müdahale, bir “diktatörlüğe karşı halkçı mücadele” değil; bölgesel ve uluslararası güç paylaşımının parçasıydı. Demokrasi söylemi bu sürecin ideolojik ambalajı işlevi gördü. Ne var ki bu gerçeği görmek istemeyen ya da görmezden gelen çevreler hâlâ mevcuttur.
Bugün Halep’te Kürt mahallelerine dönük saldırılar bu çevrelerde ciddi bir hayal kırıklığı yaratmış bulunuyor. Çünkü bu kesimlere göre Kürtler; seküler, demokratik ve çoğulcu karakterleri nedeniyle ABD, İsrail ve Avrupa Birliği açısından vazgeçilmez bir stratejik ortak konumundadır.
Bugün yaşanan şaşkınlık, bu varsayımın siyasal bir karşılığı olmadığını bir kez daha göstermiştir. Oysa bu tablo ilk kez ortaya çıkmıyor. Daha önce Rojava’nın parçası olan Afrin’de, Girê Spî’de ve Serêkaniyê’de benzer sahneler yaşandı.
Ancak burada kritik bir ayrımı net biçimde ortaya koymak gerekir. Şaşkınlık içinde olan Kürt özgürlük hareketi değildir. Kürt hareketi, uzun yıllara dayanan pratik deneyimiyle, uluslararası siyasette “vazgeçilmezlik” diye bir kategori olmadığının fazlasıyla bilincindedir. Yaşananlar bu nedenle hareket açısından bir sürpriz teşkil etmemektedir.
Şaşkınlık yaşayanlar; geçmişi unutan, bugünü okuyamayan; Kürt özgürlük hareketinin 10 Mart anlaşmasını ve Türkiye’de yürüyen müzakere sürecini “teslimiyet” olarak sunan; görünürde radikal ama düşünsel ve pratik düzlemde ütopik olan; umudunu uluslararası güçlerin insafına bağlayan çevrelerdir. Kürt özgürlük hareketi ise bölgesel ve küresel dengeleri gözeten, çoklu denklem içinde çoklu taktik izleyen bir siyasal hat sürdürmektedir.
Bu tabloyu anlamanın yolu, uluslararası siyasetin nasıl işlediğini doğru kavramaktan geçer. Çünkü uluslararası sistem ahlaki ilkelerle işlemez. Orada belirleyici olan tek ölçüt vardır: çıkar ve maliyet dengesi.
Bir aktör —özellikle de devlet-dışı bir aktör— şu soruya olumlu cevap verdiği sürece desteklenir:
Aynı işi daha ucuza, daha az riskle ve daha fazla denetlenebilir biçimde yapabiliyor mu?
Bu sorunun cevabı değiştiği anda demokrasi, sekülerlik, kadın özgürlüğü ve çoğulculuk siyasal bağlayıcılığını yitirir; vitrin diline dönüşür.
Bu nedenle Kürt hareketinin çizgisini yansıtmayan, dar ve ilkel milliyetçi çevrelerde üretilen “Kürtler vazgeçilmezdir” fikri, uluslararası siyasetin gerçeklerinden değil; iç politikada moral üretme ihtiyacından beslenmektedir.
Peki Buraya Nasıl Gelindi?
Gerçeği çarpıtmaya gerek yok. Kürt özgürlük hareketi, özellikle Suriye sahasında, belirli bir tarihsel momentte Batı açısından işlevsel bir rol oynadı. IŞİD sahada hızla ilerliyordu. Batı kara gücü göndermek istemiyordu. Yerel, disiplinli, sahada etkili ve Batı’ya doğrudan tehdit oluşturmayan bir güce ihtiyaç vardı.
Bu koşullarda Suriye Demokratik Güçleri en uygun seçenek olarak öne çıktı.
Ancak bu ilişki, kimi çevrelerin sandığı gibi stratejik bir ortaklık ya da tarihsel bir ittifak değildi. Bu, sınırlı süreli bir işbölümünden ibaretti. IŞİD dosyası kapandıkça Kürtlerin Batı açısından taşıdığı işlev de azaldı. Bugün yaşananlar tam olarak bunun sonucudur.
Çünkü politik-ahlaki üstünlük, jeopolitik üstünlük üretmez. Siyaseti yalnızca ahlaki ölçütlerle okumak ise çoğu zaman hüsranla sonuçlanır.
Devletler Arası Mutabakat ve Halep
Bugün Halep’te yaşananlar, yalnızca Şam rejiminin inisiyatifiyle açıklanamaz. Ortada açık ya da örtük bir devletler arası mutabakat vardır. İsrail ile Şam arasında Paris’te yürütüldüğü ileri sürülen temaslar bu bağlamda kritik önemdedir. Bu görüşmelerde Şam rejiminin Golan Tepeleri ve Dürzi bölgeleri konusundaki fiili durumu kabullendiği; buna karşılık İsrail’in, rejimin sahil bölgelerinde Alevilere, Halep’te ve kuzeyde Kürtlere dönük hamlelerine sessiz kalma yönünde pozisyon aldığı anlaşılmaktadır. En azından verili durum bunu göstermektedir.
Türkiye bu denklemin en istekli taraflarından biridir. Ankara açısından temel öncelik, Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin siyasal ve hukuki bir statü kazanmasının engellenmesidir. Bu nedenle Şam’ın Halep’te Kürtlere dönük baskısı, Türkiye açısından bir sorun değil; fiilen desteklenen bir süreçtir.
ABD ise bu tablonun dışında değildir. Washington’un temel hesabı, Suriye dosyasının kendisine yeni bir maliyet üretmemesidir. İsrail’in güvenliği garanti altına alındığı, İran’la doğrudan bir çatışma riski büyümediği sürece, Kürtlerin uğradığı baskı ABD açısından stratejik bir kırılma nedeni olarak görülmemektedir.
Dolayısıyla bugün Batı’nın sessizliği bir çifte standart değil; sistemin olağan işleyişini yansıtmaktadır.
Türkiye’nin Rolü ve Devlet Avantajı
Bu noktada Türkiye belirleyici bir rol üstlenmektedir. Türkiye uzun süredir Batı’ya son derece açık bir teklif sunmaktadır:
Devlet benim. Ordu benim. Maliyeti ben üstlenirim. SDG’ye gerek yok.
Bu teklif, özellikle maliyet hesabıyla hareket eden Trump’lı ABD açısından son derece caziptir. Devletli, NATO üyesi ve denetlenebilir bir aktör; devlet-dışı bir yapıdan her zaman daha güvenilir ve daha az maliyetli kabul edilir.
Bu tercihin Kürtlerin “zayıflığıyla” ilgisi yoktur. Bu, devletli aktörlerin uluslararası sistem içindeki yapısal avantajının sonucudur.
Sonuç
Bugün yaşanan sıkışma, Batı’nın ani bir ihaneti ya da geçici bir krizi değildir. Uzun süredir biriken yanlış beklentilerin sonucudur.
Yanlış beklenti şuydu: Değerlerimiz bizi korur.
Gerçek ise şudur:
Değerler anlatılır, çıkarlar korunur.
Bu nedenle bugün anlamlı olan; dış garantilere bel bağlamak ya da ahlaki üstünlükle oyalanmak değil; özgücü esas almak, ilerici kamuoyu ile ilişkilenmek, manevra alanı yaratmak, iç denge kurmak ve tasfiyeyi püskürtmektir.
Zaten Kürt özgürlük hareketi de tamda bunu yapıyor. Emperyal güçleri kast ederek “bizi yalnız bıraktılar” söylemi içinde değildir. Aksine, içinde bulunduğu koşullar nedeniyle çoklu taktik izlemektedir. Çünkü siyasetini hiçbir zaman dış garantiler üzerine kurmamıştır.
Bu çerçevede İmralı’da geliştirilen “içeride çözüm” arayışı bir manevra biçimi olarak anlaşılmalı. Yapılmak istenen vazgeçilmezlik yanılgısının reddine dayanan, pozisyonunu koruma ve hayatta kalma stratejisidir. Bu strateji, dış garantilere değil; iç dengeye, özgüce, manevra alanına ve zaman kazanmaya dayanmaktadır.







