1990’lı yıllar… Bu ülkenin hafızasında derin izler bırakan, karanlığın gündüzü bile gölgelediği yıllar. Devletin yürüttüğü operasyonlar, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar ve köy yakmalar, yalnızca haber bültenlerine yansıyan olaylar değildi; her biri insanların hayatına dokunan, aileleri dağıtan ve toplumun belleğine kazınan acılardı.
Biz de o yıllarda, inandığımız özgürlük mücadelesi içinde üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorduk. Bunun bedeli ağırdı. Ben, Mustafa Kumanova, yürütülen operasyonlar kapsamında arananlar arasındaydım. Her gün yeni bir takip haberi alıyor, her gece bir sonraki sabaha ulaşıp ulaşamayacağımızı bilmeden uyuyorduk.
Hayatımızın sıradanlığı çoktan sona ermişti. Artık zaman, takvim yapraklarıyla değil, atlattığımız baskınlarla, kurtulduğumuz takiplerle ve kaybettiğimiz arkadaşlarımızla ölçülüyordu.
Mersin’de, Hatay’da, Düziçi’nde… Bazen bir sokak arasında, bazen bir evin arka kapısından, bazen de sınırın belirsiz çizgileri boyunca ölümün nefesini ensemizde hissederek yürüdük. Yakın zamanda kaybettiğim değerli arkadaşım Engin Kırtıl ile Muzaffer Güzelocak’la birlikte yaşadığımız sayısız olay, bugün bile hafızamda bütün canlılığıyla duruyor. Her biri, yaşamla ölüm arasındaki mesafenin bazen yalnızca birkaç saniyeden ibaret olduğunu gösteriyordu.
Bu olaylardan biri, aradan geçen onca yıla rağmen zihnimden hiç silinmedi. Mekân, Adana’nın Saydam Caddesi’ydi.
Yazın kavurucu sıcaklarından bir gündü. Nem, nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Bir kahveye oturup kendime bir çay söyledim. Her şey sıradan görünüyordu. Oysa bizim hayatımızda sıradanlık, çoğu zaman yaklaşan tehlikenin sessiz maskesiydi.
Henüz beş dakika geçmişti ki kahvenin önünde ani bir fren sesi duyuldu. Başımı çevirdiğimde, o yıllarda herkesin ürpererek baktığı Renault Toros’u gördüm. Halk arasında “beyaz Toros” diye anılan bu araçlar, çoğu insan için yalnızca bir otomobil değildi; belirsizliğin, korkunun ve geri dönmeme ihtimalinin simgesiydi.
Kapılar açıldı. Araçtan inen polisler, ellerindeki uzun namlulu silahlarla hiç sağa sola bakmadan doğruca bana yöneldiler.
O an zaman durmuş gibiydi.
İçimden yalnızca tek bir cümle geçti:
“Demek ki bugün buraya kadarmış…”
Kaçmanın imkânı yoktu. Ayağa kalksam dikkat çekecektim, otursam birazdan kimliğim ortaya çıkacaktı. İnsan böyle anlarda garip bir sükûnetin içine giriyor. Dışarıdan sakin görünmeye çalışırken, içeride binlerce düşünce aynı anda birbirine çarpıyor.
Polislerden biri tam karşıma geldi.
“Memur musun?” diye sordu.
Karar vermek ve kararı uygulamak birbirine hep uzak olmuştur, bu kadar yakın değil. Zamana ihtiyaç duymuştur. Devrim bile zamana ihtiyaç duyar. Oysa benim sadece bir saniyem vardı. Ve o bir saniye bir hayattı. Karar vermenin bir başlangıç olduğu söylenir hep. Bir bitiş de olabileceği düşünülmez. Yazı mı, tura mı? Başlangıç mı, bitiş mi? Sadece 1 saniye…
Hayatımın belki de en hızlı kararını verdim.
“Evet, memurum.”
Ne sesimin titremesine izin verdim ne de gözlerimi kaçırdım.
Birkaç saniye yüzüme dikkatle baktılar. Ardından beklemediğim bir cümle duydum:
“Anladık… İyi görevler.”
“Teşekkür ederim.”
Sadece iki kelime söyledim. Ama o iki kelime, belki de hayatımla ölüm arasındaki köprüydü.
Onlar birkaç masa öteye geçip çaylarını içerken ben yerimden kalkmadım. İlk refleksim uzaklaşmak olsa da bunun doğru olmayacağını düşündüm. Acele etmek, korkuyu ele vermek demekti. Bir çay daha söyledim.
Dakikalar ağır ağır ilerliyordu.
Her yudumda gözüm onların üzerindeydi; her nefeste, biraz sonra dönüp yeniden bana bakacaklarını hissediyordum.
Sonunda kalktılar.
Giderken bir kez daha dönüp, “İyi görevler.” dediler.
Ben ise ancak araç gözden kaybolduktan sonra rahat bir nefes alabildim. Yine de hemen ayrılmadım. Yaklaşık on dakika daha kahvede oturdum. Takip edilmediğimden emin olduktan sonra sessizce kalktım ve Belediye Evleri’ndeki evimize doğru yürüdüm.
O gün yalnızca bir kahveden ayrılmamıştım.
Belki de hayata ikinci kez başlamıştım.
Bir daha Saydam Caddesi’ne hiç gitmedim. Çünkü orada arkadaşlarımızın işlettiği bir dövüş ve spor kulübü vardı. Benim orada görünmem, yalnızca kendimi değil, onları ve yürüttüğümüz çalışmaları da tehlikeye atabilirdi. Mücadele bazen ileri gitmek kadar, geri çekilmeyi bilmekti. Ve sakin kalmaktı. Bir keresinde de Engin Kırtıl ve Muzaffer Güzelocak’la da Uzunköprü’de bir operasyona düşmüş ve üçümüz de çapraz sorguya tutulmuştuk. Bizim sakin davranışımız benim bundan da kurtulmamı sağlamıştı.
Bugün bu satırları yazarken amacım kendimi anlatmak değil; o dönemin ruhunu gelecek kuşaklara aktarmaktır. Çünkü tarih, yalnızca büyük olaylarla değil, bir kahvehanede verilen birkaç saniyelik kararlarla da yazılır. Bazen insanın kaderini değiştiren şey, söylediği uzun cümleler değil, doğru anda kurduğu tek bir cümledir.












