Hepimizin yaşadığı bir hayat var. Bu hayatı ilişkilerimiz, işimiz, olması gerektiğini düşündüğümüz daha başka birçok şey dolduruyor. Zamanla, tüm bunlarda ustalaşıp hayatı gözü kapalı yaşıyoruz. Rutinler, sonuçlarını ön görebildiğimiz durumlar, alıştığımız güven verici duygular… Zorlukları olsa, kötü hissettirse bile.
Sıcak, tanıdık, ne yaşayacağımızı bildiğimiz bu alandan ne zaman uzaklaşmaya kalksak huzursuzlanıyoruz. Zihnimizde tehlike sinyalleri çalmaya başlıyor. Kendimizi bu duygudan kurtarmak için güvenli alanımıza geri çekiliyoruz. Çünkü güvenli alan, aslında en rahat ettiğimiz değil; en az çaba sarf ettiğimiz alandır. Burada her şey tanıdıktır. İnsana en hoş gelen de budur zaten.
Benim de bu alanın sıcaklığına aldandığım, rahatımdan vazgeçmek istemediğim zamanlar oldu geçmişte. Bir ilişkiyi çoğu eksiğine rağmen sürdürmeye çalışmak gibi. Keşke uyusam uyandığımda her şey bitmiş olsa dediğim bu ilişkide bana iyi gelen tek şey tanıdık olma haliydi. Olanla olmasını istediğim arasında yaşadığım çatışma, iç huzursuzluğunu ve kararsızlığı beraberinde getiriyor, ben de hemen geri çekiliyordum.
Zihnim, bardağın hep boş tarafını gösteriyor; gitmek istediğim yolun acıyla, zorlukla dolu olacağını fısıldıyordu. Daha yaşamadığım bir deneyimi acı diye kodluyordu. Aslında bu, gerçeklik değil; sadece bir tahmindi. Bu tahmin, beni daha adım atmadan yoruyordu.
Cesaretsiz değildim. Madem büyük bir adım atıp ilişkiyi bitiremiyordum o zaman küçük adımlarla kendimi yeni bir hayat kurma fikrine alıştırabilirdim. Yeni bir hayat kurma fikrinin tehlike değil, yeni bir varoluş olacağını kendime anlatmaya başladım. Böylece bardağın boş tarafı dolmaya başladı. Zihnimdeki tehlike sinyali kapanınca harekete geçme gücü kazandım. Aynı yerde kaldıkça küçüldüğümü söyleyen ama beni korkutmaktan da geri durmayan ses kesildi.
Mutsuz olduğu bir ilişkide kalmak istemediği halde durumu idare etmeyi seçen birçok kadın da belki benimle aynı çatışmayı yaşıyor. Cesaretsiz değiller, sadece gelecekle ilgili belirsizliğin yarattığı korku dağını aşamayıp güvensiz davranıyor olabilirler. Çünkü idare etmek, bazen bilinmeyene adım atmaktan daha güvenli gelebiliyor.
“Uygun koşullar oluşsun, içimde tam bir motivasyon olsun.” koşuluyla hayatlarının aksayan alanlarını değiştirmeye hevesli göründükleri halde oturdukları yerden kalkmayanlara ne demeli? Onlar da beynin acıya kodlu tahminlerinin kıskacında yaşamıyorlar mı? Bu yüzden değil mi eylemsizlikleri?
İş hayatında da benzer bir yerden geçti yolum. Mesleğimi seviyordum ama koşullar değişmişti. Bulunduğum yerde olmak iyi hissettirmiyordu artık. Onca yıldan sonra her şeyi bırakıp güvenli alanı terk etmek de kolay değildi. Mesleğimi bırakmak yerine onu destekleyecek, yapmaktan keyif alacağım bir alanda eğitimler aldım. Böylece öğretmenliğin yanı sıra öğrencilerime koçluk yapmaya başladım. Kısa süre sonra yelpazem genişledi, güvenli alanımdan uzaklaşmadan istediğim çalışma koşullarını kendimin belirlediği pırıl pırıl çalışma alanlarına sahip oldum.
İnsan her zaman kıyıya dönebileceğine olan güvenle açıklarda yüzmenin tadını bir kez alınca bunu hayatın başka alanlarına uygulamaya da hevesli oluyor. İşe, ilişkilere, her yere.
Hayatın renklerini çoğu zaman siyah ve beyazdan ibaret sanıyoruz.
Oysa başka renkler de sunuyor hayat.
Ekonomik nedenler, sosyal baskılar, korkular…
Hepsi gerçek.
Ama bütün bunlara rağmen hikâye dramatik olmak zorunda değil.
Daha iyi olasılıklar, umduğumuzdan çok.








Çok güzel, yüreğine sağlık. Gözlerimizi dört açıp renkleri aramaya devam