Her gün yeni bir haberle uyanıyoruz. Öfkelenecek, korkacak, üzülecek, itiraz edecek bir şeyler çıkıyor mutlaka. Birinin hakkı yeniyor, bir başkasının özgürlüğü kısıtlanıyor, ekonomik kaygılar büyüyor, gelecek belirsizleşiyor.
Sorunlar büyüyor, biz küçülüyoruz.
Küçüldükçe yaşamdan çekilmeye zorlanıyoruz. Sahip olduklarımızla sahip olmak istediklerimiz, yaptıklarımızla yapmak istediklerimiz arasında uçurum var. İnsanların zihinlerine fark ettirmeden yetersizliğin, yetmezliğin sınırlarını çekiyorlar ki kimse o uçurumu aşmaya kalkmasın. Böylece sadece bedenlerimizi değil; düşüncelerimizi, davranışlarımızı, alışkanlıklarımızı da kontrol ediyorlar.
İktidar, bunlar olurken tek başına değil. Mahalle baskısıyla, televizyon yayınlarıyla, sosyal medyada tıkır tıkır işleyen linç kültürüyle iş birliği içinde. Neyin normal, mümkün, kabul edilebilir ya da söylenebilir olduğuna birlikte karar veriyorlar. Sonunda özgürlüğü ve düşünme kapasitesi kısıtlanmış bireyleri kolayca yönetiyorlar.
Düşünmeyen insan, soru sormaz; gücü elinde tutanın sunduğu gerçeğe itaat eder. Başına gelebileceğini düşündüğü şeyler yüzünden kendi kendini baskılar ve giderek küçülür.
Bizi küçülmüş, zihni ve ruhu büzüşmüş bir toplumda yaşamaya mahkûm etmek isteseler de o insanlardan biri olmak zorunda değiliz. Başımıza kötü bir şey gelmesin diye kabuğumuza çekilip yaşadığımızda bize dayatılan koşulların zihnimizde kesin hükme dönüşmesine izin vermiş oluruz.
Bugüne kadar susmanın, tepkisiz kalmanın, görmezden gelmenin yarattığı boşluğu güç sahipleri diledikleri gibi doldurdu. Sorumluluğun yükünden kaçınılmasının bedelini şimdi oldukça ağır ödüyoruz.
Bize, yaşamamız için sınırları belirlenmiş bir hayatı dayatıyorlar. Hayatı onların istediği gibi yaşamadığımızdaysa bizi dışlanmaya, cezaya mahkûm ediyorlar. Oysa koşullar ne kadar zorlarsa zorlasın isteklerimizden, hayattaki beklentilerimizden, yaşam tarzımızdan vazgeçmeyerek yapılmak istenene karşı koyabiliriz.
Küçülmeyi reddettiğimizde yalnızca hayatta kalmayacağız.
Hayatı yaşayacağız.












