Kültürler mozaiği, medeniyetler beşiği diye tanımladığımız İstanbul, Behiç Ak için, hikâyesi olan bir şehir. Kitapta gördüğümüz kadarıyla şiiri de var. Herkesin, her şeyin bir hikâyesi vardır muhakkak, görebilene ya da okuyabilene… Buradaki görebilmek ya da okuyabilmek, o hikâyeye vakıf olabilmek, anlayabilmek, özümseyebilmek kuşkusuz.
Hepimizin aklından geçen bir Yeşilçam repliğidir aslında: “Seni yeneceğim İstanbul!” Hepimiz de İstanbul’u yenmek için elden geldiğince çabalarız. Kimi zaman birliktelikler içerisinde, kimi zaman yalnız başımıza, kimi zaman yaptığımız işlerde, kimi zaman birilerinin yaptıklarını taşıyarak… Peki, İstanbul yenilir mi? Yenen olduğunu söyleyenler çıkacaktır; işte onlardan birini -başarılı mı, değil mi, okur karar verecek- anlatıyor yazar.
Romanda karakterler var ve o karakterler üzerinden yürüyor roman. Okurken fark etmemek mümkün değil, aslında hepimiz bir parça o karakteriz, biraz içimize dönüp bakarsak.

Neresi İstanbul?
Bizans eskisi bir ülke olarak tanımladığım İstanbul, gerçekte, “Suriçi”, yıllar içinde genişleyince Galata’yı, Pera’yı, Kadıköy’ü, Beşiktaş’ı da alsa da içine, hâlâ dokusuyla, yaşayanlarıyla, hikâyeleriyle dar ve iç içe bir şehir. Tamam, bozmuşuz, tamam, kırmışız, tamam, yok etmişiz ama ruhu bile yeter. Zaten o ruhu anlatıyor Ak da. Bir kuşağın, 78’lilerin yaşadıkları üzerinden İstanbul temelli bir hikâye… Gençlerin oluşturduğu Edebiyat Sohbetleri Topluluğuna en geç katılan Mehmet T., yıllar içinde değişen düş(ünce)lerin, yaşam koşullarının ve/veya toplumsal beklentilerin savruluşuyla dağılan arkadaşlarını bul(uştur)maya karar veriyor.
Sahi, kim ne yapmış, kim nerede, kim başarılı değil konu; bir araya gelinebilir mi tekrar? İnsan ilişkilerinde, hiçbir şey bıraktığınız yerde durmaz, hele arada bir çelişki, çatışma varsa. Bu, sınıfsal ya da duygusal olabilir, kaldı ki, romanda ikisi de var ve ikisi de belirleyici düzeyde. Şöyle diyor Sevgi: “Sahiplenmek derken ev, araba, yazlık gibi mülklerden değil, kendimizi edinmekten bahsediyorum.” Öte yandan Mehmet T., eşitsizliğin insanı aynılaştırdığını, eşitliğin değil farklılığın önemini vurgulayarak, gerçek farklılığın ancak eşitlikle sağlanabileceğini söylüyor. Arkasından yaman bir çelişki geliyor: “Gerçek eşitliği savunan bizlerin var olan sosyalizmi de eleştirmesi gerekiyor.”
Edebiyatın katkısı…
Edebiyat Sohbetleri Topluluğu, Halit Ziya Uşaklıgil’in “Mai ve Siyah”ını tartışıyor. Okunması gereken bir roman Uşaklıgil’in “Mai ve Siyah”ı. Aradan geçen bunca yılda değişimin unutturduğu bazı şeyleri (bunda sınıfsal ve sanatsal yaşam tarzı da var) hatırlamak gerekir, bilgi birikimi ve deneyim hepimizin ışığı olacaktır.
Behiç Ak’ın romanında, ilgi çeken bir ayrıntı da “Kurye” olan, aslında kimsesiz (gerçekten kimsesiz mi) günübirlik yaşamaya (bir anlamda öl(dürül)memeye) çalışan biri var. İstanbul’un şiiri onun üzerinden akıyor. Ne kadar güvenilir bu kişiye? Siz güvenebilir misiniz?
İstanbul, İstanbul olalı bu insanlar hep var(dı), var olacak ve yaşamla birlikte hepimize -ki, biz de onlarız, eşitsizliğimizle- yeni kapılar aralayacak.
Kendimizle, düş(ünce)lerimizle, farklılıklarımız ve eşitliklerimizle, barış, demokrasi ve kuşkusuz edebiyatla (sanatın tüm disiplinleri giriyor içine) iyi yıllar.
İstanbul Senin Olacak
Behiç Ak
Roman
Günışığı Kitaplığı, Aralık 2025, 211 s.







