Haldun Dormen inanmış bir adam, bir tiyatro sanatçısı ama hepsinin fevkinde bir okul. Birçok tiyatro oyuncusunun ustası olmuş, el vermiş ve yüz yaşına merdiven dayamasına rağmen hala tiyatro sahnesinde bir usta… Dün kaybettik maalesef, Anılar kitabından aldığımız bu yazısında, Türkiye sahne sanatları tarihinin en uzun süre sergilenen müzikali Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın yazılış, sahneleniş öyküsünü kaleme almış. Kurduğu Dormen Tiyatrosu’nda mali işlerden hiç anlamadığı için tiyatrosunu batırdığı doğrudur, ama hep bir biçimde ayağa kalkıp yolunda yürüdüğü de.. 12 Eylül darbesinden önce ilk kez sergilenen müzikal, büyük bir gişe başarısı gösterdi ve yapımcısı Egemen Bostancı kazancı ile harap durumdaki Şan tiyatrosunu yenileyebildi. Hisseli Harikalar Kumpanyası, birçok sanatçının hayatını değiştirdi. Derya Bengi’nin 80’li yıllarda Türkiye Cazlı Sazlı Sözlük çalışmasındaki anekdota göre, sıkıyönetim nedeniyle gece başlayan sokağa çıkma yasağının yarattığı korku iklimine rağmen, seyircilerin tıka basa doldurduğu Şan Tiyatrosu’nda sergilenen müzikal, kısa sürede turnelere de giderek geniş bir izleyici kitlesi yarattı. 13 Haziran 2009’da New York’taki Beacon Tiyatrosu’nda sergilenen müzikal, Brodway’de sahnelenmiş Türkiye’den ilk müzikaldi. Haldun Dormen ustamızın saygın anısını tiyatromuzun bir başka ustası, Haldun Taner’in Sersem Kocanın Kurnaz Karısı oyununun finalindeki Fasulyeciyan’ın hüzünlü tiradıyla selamlayalım..
Zaten hayat dediğin nedir ki? İnsanlar gelirler, geçerler… Ama sanat kalır. Üç beş kişi bir araya gelmişiz, bir oyun oynamışız. Şurada bir komedi, orada bir dram… Seyirci gülmüş, ağlamış… Sonra ışıklar sönmüş, perdeler kapanmış. Herkes dağılmış gitmiş. Biz de gitmişiz.
Ama ne kalmış geriye?
Zaten aktör dediğin nedir ki? Aktör dediğin, zamanın önünde savrulan bir yaprak… Ama o yaprak rüzgârla savrulurken bile bir renk, bir koku bırakır havada.
Bizim de payımıza düşen bu işte… Bir hoş seda bırakmak.
Işıklar sönsün, alkışlar kesilsin. Perde! Artık gitme vakti.
“Şekerim çok uzun bir cümle, bundan şarkı sözü olmaz” demişti bana Çiğdem Talu, Hisseli Harikalar Kumpanyası adını duyunca. “Olur, olur. Hem de çok güzel olur” diye üstelemiştim ben de. Çiğdem o her zamanki zarif haliyle: “Hiç sanmıyorum ama bu gece bir şeyler karalamayı denerim,” demişti ısrarım karşısında. Sonunda benim dediğim olmuş ve bugün artık bir klasik haline gelen o güzel sözleri yazmıştı.
Hisseli Harikalar Kumpanyası
Açıyor perdesini
Açıyor.
Harikalar Kumpanyası burası.
Herkese neşe saçıyor…
Hisseli Harikalar Kumpanyası birçok insan gibi benim de hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. Daha önce de sözünü ettiğim gibi Egemen, Huysuz için bir müzikal yazmamı önermiş, ben de bir çadır tiyatrosunun serüvenlerini içeren, adım Hisseli Harikalar Kumpanyası koyduğum projeyi karalamaya başlamıştım. Bu projeden söz edince Osman Şengezer bana “Sen çadır tiyatrosu bilmezsin ki! Niye böyle bir konu seçtin?” diye sormuştu. Şengezer bir yere kadar haklıydı. Çadır tiyatroları hakkında fazla bir bilgim yoktu, ama çocukluğumda kırklı yılların ortasında Suadiye’de yazlığa gittiğimiz zaman arada bir Çınaraltı’nda oynayan Rıfat Telgezer adlı bir cambazın yönettiği bir çadır tiyatrosunu görmüş ve garip atmosferinden çok etkilenmiştim. Bir de kemiksiz kız Maritza vardı, vücudunu şekilden şekle sokan… Onu çadır tiyatrosunda mı izlemiştim, yoksa yalnızca vücudunu bir yumak halinde gösteren el ilanlarını mı görmüştüm, şimdi hatırlamıyorum. Yalnızca bu iki olayın bana Hisseli Harikalar Kumpanyası için yeterli malzeme sağladığını biliyorum. “Hisseli” otuzlu ve kırklı yıllarda Anadolu’yu dolaşan her topluluğun adının başına konması gereken bir kelimeydi. Nedenini yıllarca sonra biri anlatmıştı bana. Hisseli olan her topluluk, sanki topluluğun üyeleri arasında kurulmuş bir kumpanya gibi gösteriliyor, böylece vergi sorumluluğunu en azına indiriyordu. Benim yazdığım Hisseli Harikalar Kumpanyası da böyle bir topluluktu işte. O sıralarda Mersin Belediye Başkanı Kaya Mutlu, Mersin festivaline 7 Kocalı Hürmüz’ü ve Merhaba Müzik’i de davet etmiş ve bizler, yani Egemen ve yakın çevresi birkaç haftalığına Mersin’e bir çıkarma yapmıştık. Büyük Mersin Oteli İstanbul’un Taksim meydanına dönmüştü adeta. Ben Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın ilk taslağını Mersin’e götürmüş, Egemen’e okumak için bir fırsat arıyordum. Egemen’in ise bunu dinlemeye hiç niyeti yoktu. O her zamanki telaşlı ve sempatik haliyle topallayarak oradan oraya koşuyor, zaman zaman öfkeden kudurarak, bazen ünlü gevrek kahkahalarından birini savurarak, Mersin Festivali’ni tek başına yönetmeye çalışıyordu. Belediye Başkanı Kaya Mutlu Mersin’de bir çeşit tekstil festivali olarak başlayan yıllık şenliklerin, daha sanat ağırlıklı olmasında ısrar etmiş, bu yüzden de Egemen’den yardım istemişti. Egemen de kendi prodüksiyonlarının yanı sıra Mersin’e çeşitli başka etkinlikler de getirmişti. Kaya Mutlu’yla o günlerde başlayan dostluğumuz, bugüne dek sürdü ve ben sonraki yıllarda daha tiyatro ağırlıklı bir biçimde gelişen yıllık Mersin Festivali’nin sanat danışmanı olarak buldum kendimi. Bu görevimi de, başta başkan olmak üzere, Mersin Belediyesi üyeleri vakit buldukça, Mersin, İstanbul ya da Ankara’da yapılan toplantılara katılarak sürdürmeye çalışıyorum. Tabii bu arada olmayacak sürpriz ve emrivakilerle de karşılaşıyorum zaman zaman… Egemen’in Hisseli Harikalar’ın tek bir satırını dinlemeye ne vakti ne de niyeti vardı. Ben de otelin roof’unda yapılan bir kahvaltıdan sonra, Ayşen Gruda’yla Adile Naşit’e okudum yazdıklarımı. Onlar da 7 Kocalı Hürmüz nedeniyle Mersin’de oldukları için, beni dinlemek zorunda kaldılar ve de oyunla çok ilgilenmiş gözüktüler. Ayrıca ikisi için de parlak roller vardı oyunun taslağında. Bu arada Egemen bir gece Kaya Mutlu’nun verdiği bir davette iyice coşmuş ve: “Büyük çapta bir şey yazmanı istiyorum, içinde dansçılar olsun ve de kadrosu çok görkemli isimlerden oluşsun,” demişti.

Huysuz Virjin için düşünülen küçük müzikli oyun, birden irilermiş ve büyük bir proje haline gelmişti. Egemen ayrıca popüler şarkıcı Erol Evgin’in de oyunda rol almasını istiyordu. O günlerde Mersin’in ünlü işletmecilerinden Kel Hasan’ın havuzu, denizi ve lokantası hepimizin uğrak yeri olmuş, günlerimizi güneşlenerek, denize girerek ve de öğle yemeklerimizi orada yiyerek geçirmeye başlamıştık. Kel Hasan’ın havuz başında Hisseli’nin kadrosuna otomatikman iki eleman daha ekleniverdi. Bunlardan biri yılların ünlü sanatçısı Altan Karındaş, diğeri de 7 Kocalı Hürmüz’de ufak bir rolle dikkatimi çeken sempatik şarkıcı Kartal Kaan’dı. Altan her zamanki neşeli haliyle beni eğlendirmeye çalışırken, birden farkında olmadan kemiksiz kız Maritza’nın kişiliğine büründü. Bir yandan Alman şivesiyle konuşuyor, bir yandan da bikinili vücudunu şekilden şekle sokuyordu. Çadır tiyatromdaki kemiksiz kız tipini ondan başka kim oynayabilirdi ki? Öte yandan Kartal Kaan sempatik gülüşü, sıcak kişiliği ve de inanılmaz gür sesiyle oyunu başlatan ve Hisseli Harikalar şarkısını söyleyecek olan çığırtkan rolü için biçilmiş kaftandı Egemen bu iki eleman için hemen “peki” dedi, hatta her zamanki pratikliği ile ayaküstü anlaşmalarını bile yaptı.
“İstanbul’a dönünce Erol Evgin’le görüşmeni istiyorum,” dedi bir gün yemekte. Arkasından hemen ilave etti “İstanbul’da Melih Kibar’la, Çiğdem Talu’nun bir gün sana gelmelerini sağlayacağım. Onlarla da döner dönmez konuşsan iyi olacak.” Besteci Melih Kibar’ın Hisseli’nin müziklerini, söz yazarı Çiğdem Talu’nun da şarkı sözlerini yazma olasılıkları beni çok memnun etmişti. O yıllarda ikilinin bütün parçaları “hit” olmuş ve Erol Evgin’i bir star haline getirmişti. “İşte Öyle Bir Şey” ve “Etme, Eyleme” gibi şarkılar Türkiye’de “Dağ Başını Duman Almış”tan sonra en çok bilinen ve de söylenen şarkılar haline gelmişler, Osman Şengezer’in deyimi ile adeta yeni milli marşlarımız olmuşlardı. Talu-Kibar ikilisinin bu müzikale katkıları çok büyük olabilirdi.
İstanbul’a döner dönmez bir perşembe akşamüstü, Melih Kibar, Çiğdem Talu, Erol Evgin ve de Mustafa adında tanımadığım genç bir adam Mecidiyeköy’deki evime çaya geldiler. Çiğdem ve Erol’la kanlarımız hemen kaynayıverdi. Melih değişik bir adamdı. Alışılmamış esprilerle kendini sanki korumaya almış, aşılması güç bir duvarla karakterini iyice çerçevelemişti. Sonradan soyadının Oğuz olduğunu öğrendiğim Mustafa adlı genç adam ise, Erol Evgin’in yeni menajeriymiş. Utangaç görünmesine rağmen, Erol konusunda fikirlerini açık seçik sergilemekten çekinmiyor, zaman zaman ilginç buluşlarla beni şaşırtıyordu. Çiğdem Talu müthiş zeki ve alımlı bir kadındı. Güzel gözlerinden zeka fışkırıyordu. O gün çayda ne söylediyse yerinde ve doğru gelmişti bana. Hayran olmuştum bu genç, zeki ve güzel İstanbul hanımefendisine. Üç dört saat konuşmuş, oyunun ana hatlarında ve müzik türünde anlaşmıştık. Erol da tiyatroyu iyi hisseden ve bu konuda doğru kararlar verebilen bir insandı. Çiğdem’in Erol’un oynayacağı karakterin Erol Evgin hayranı Erol Sevgin adlı genç bir şarkıcı olması fikri bana çok parlak gelmişti. Çadır tiyatrosunda günün birinde Erol Evgin gibi ünlü bir şarkıcı olma hevesiyle yanıp tutuşan genç bir şarkıcı onun şarkılarını da rahatlıkla söyleyebilirdi. O günkü konuşmalarımızdan sonra oyunun ana hatları aşağı yukarı ortaya çıkmış, iş, sahneleri ve ayrıntılı diyalogları yazmama kalmıştı. O günden sonra Çiğdem’le her sabah yarım saat telefonda konuşmak adet haline gelmişti. Yazdığım her sahneyi ona okuyor, o da bütün yazdıklarımı büyük bir merak ve heyecanla dinliyordu. Eleştirileri her zaman doğru ve mantıklıydı. Günler geçtikçe Melih’i de onun idare etmesi gerektiğini ve Melih’in ayaklarının üstünde sağlam durmasını sağlayan tek insanın Çiğdem olduğunu öğrenmiştim. Melih bazen gereksiz krizler geçiriyor, “Bu kadar çok şeyi bu kadar kısa bir zamanda bestelememe olanak yok” diye baygınlıklar geçiriyordu. Ben her seferinde telaşlandıkça, Çiğdem ”Aldırma, bunlar oyunun parçasıdır” diyen gözlerle beni sakinleştiriyordu. Aşağı yukarı her akşam üstü, Çiğdem’in Bebek tepelerindeki harika manzaralı evinde toplanıyor, ya oyunun bir bölümünü okuyor ya da Melih’in yazdığı yeni bir şarkıyı dinliyorduk. Tam anlamı ile mükemmel bir birlik çalışması örneğiydi bu. Çalışmalarımızın tümüne Erol ve Mustafa da katılıyorlardı. Birçok şarkıcının aksine Erol, ne istediğini bilen akıllı, esprili ve de kibar bir insandı. Erol Evgin’in hayatımıza girmesi beni çok mutlu ediyordu. Daha sonra karısı Emel’i tanımam beni daha da mutlu edecek, aramızda bir ömür boyu sürmesini dilediğim güzel bir dostluk başlayacaktı.
O günlerdeki asistanım, Dormen Tiyatrosu’nun son günlerinden kalma Raşit Hazar adlı genç bir sanatçıydı. Zengin bir Bursalı ailenin oğlu olan Raşit, Dormen Tiyatrosu’nda eski asistanım Erkal Özden’in yakın arkadaşı olarak katılmış ve efendiliğiyle çevreye hemen kendini sevdirmişti. Birkaç filmde de oldukça önemli roller oynamıştı Raşit. Çiğdem’in evindeki çay toplantıları bana yetmişli yılların başında Yaygara 70 müzikalini hazırlarken Cemal Reşit Rey’in Beşiktaş Serencebey yokuşundaki minik katında verdiği çay partilerini anımsatıyordu. Çiğdem’de de tıpkı Cemal Reşit gibi, akşamüstleri çay sofrası kuruluyor, Bebek’teki Orhan pastanesinden alınmış leziz pötifurlar, ufak tuzlular ve her seferinde sofranın ortasına oturtulan değişik çikolatalı pastalarla, otuzlu yılları geri getiren beş çaylarımız içiliyordu. Annesiyle ve boşandığı kocası yazar Selahattin Hilav’dan olan kızı Zeynep’le birlikte yaşıyordu.

Çiğdem. Melih Kibar, Çiğdem’in çay partilerine bazen gözleri parlayarak geliyordu. Bu Çiğdem’in sözlerini daha önceden verdiği bir şarkıyı bestelediğinin açık saçık belirtisiydi. O çalmak, biz de dinlemek için sabırsızlanırdık yeni parçayı. Israrımız üzerine her seferinde Melih, bir Rubinstein edasıyla piyanonun başına geçer, çalardı yeni şarkısını. “Hep Böyle Kal”, “Söyle Canım” gibi şarkıları dinlediğimiz zaman çay partisi bir şölene dönüşür, mutlulukla birbirimizi kutlamaya başlardık. İyi bir şey olacağa benziyordu bu Hisseli Harikalar Kumpanyası. Ben oyunda gereken şarkıların sözlerinin içeriğini yazıp Çiğdem’e veriyor, o da onları şarkı haline getirip Melih’e devrediyordu. Böylelikle şarkılar üçlü bir çalışmadan sonra ortaya çıkıyordu.
Öte yandan Egemenle kadroyu da aşağı yukarı toparlamaya başlamıştık. Erol Evgin, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Turgut Boralı, Altan Karındaş ve Kartal Kaan’ın yanı sıra Belkıs Dilligil ve Ayten Erman oyundaki önemli rolleri üstlenmişlerdi. Huysuz Virjin için yazdığım kahveci Cafer rolü Huysuz için biraz fazla genç kalıyor, o da sürekli olarak “Haldun’cuğum ben bu kadar rolü dünyada ezberleyemem” diye başımın etini yiyordu. Egemen’i de aynı biçimde dırdırlamış olacak ki yapımcımız bir gün bana: “Huysuz bu rolü oynamayacak. Mehmet Ali Erbil’e ne dersin?” diye patadanak soruverdi. Böyle bir şeyi beklemediğim için şaşırıp kaldım. “Mehmet Ali’yi Küheylan’da gördüm, bayıldım, müthiş bir genç aktör” dedim, şaşkınlığımı atamadan…
“Ankara’dan çağırttım, gelip seninle görüşecek” dedi.
Huysuz Virjin’in rolü birdenbire Mehmet Ali Erbil’in olmuş, oyunda Huysuz’la bir türlü evlenemediği on yıllık nişanlısı Mehtap (Ayşen Gruda) ile olan ilişkisinin dengesi bir anda bozuluvermişti. Egemen’le anlaşınca Ankaralı Mehmet Ali Erbil, benim ev konuklarımdan biri olmuş, hatta provalar esnasında evlendiği genç karısı Muhsine ile, ilk evlilik haftalarını yani halaylarını benim evimde geçirmişlerdi. Yetenekli olduğu kadar esprili, sevimli ve hareketli bir çocuktu Mehmet Ali. Küheylan’da (Equus) müthiş bir oyun çıkartmış hepimizi şaşırtmıştı. “Dikkat et. Oyunları bozar. Ciddi oynamaktan sıkılır” demişti Devlet Tiyatrosu’nun oyuncularından bazıları onun için. Huysuz ilk başlarda “Ezberleyemeyeceğim” diye kıyametleri kopararak oynamak istemediği rolün bir başkasına verildiğini duyunca baygınlıklar geçirmiş, adına layık bir huysuzluk örneği vermişti. Bugün hala bir kabarede show yaparken seyircilerin arasında beni görünce bu olayı hatırlatır, “Rolü bana yazmıştı ama sonra her nedense başkasına verdi,” diye taşı gediğine koyar.
Oyunun baş kadın karakteri olan ve çadırın assolistiyken İstanbul gazinolarında büyük bir yıldız haline gelen Süheyla rolünün dışında İlyas Salman, Yüksel Gözen, Çetin Başaran, Bülent Bilgiç, Latife Saruhan ve operadan Özer Sezer’in de katılımıyla kadromuz tamamlanmış, bir tek Süheyla rolü boş kalmıştı. Egemen bu rolün ünlü bir şarkıcı tarafından oynanmasında ısrar ediyor, Türkiye’nin bütün ünlü şarkıcıları ile benim görüşmemi istiyordu. Bu arada Nilüfer, Yüksel Uzel, Seçil Heper, Sezen Aksu gibi ünlü isimlerle görüşmelerim oldu. Tümü de aynı teraneyi tutturmuştu. “Bir müzikalde oynamak isterim ama bu oyunda Erol Evginin rolü çok daha ağırlıklı!”
Şarkıcılar listesi sona ermiş, bizim istediklerimizin hiçbiri rolü beğenmemişti. Ben Süheyla rolü için en uygun kişinin Nevra Serezli olduğunu düşünüyor, ikide bir de Egemene “Yahu şu Nevra’yı oynatsak” diyordum. O da her seferinde “Bana isim lazım, isim” diye önerimi geri çeviriyordu. Sonunda olan oldu ve şarkıcıların dibine darı ekilince, Süheyla rolü ister istemez Nevra Serezli’nin oldu. Olay o sıralarda köhne bir sinema haline gelen “Şan”da sergilenecekti. Öte yandan Şanda, sabahın on birinden gecenin on ikisine kadar sürekli film oynatıldığından, orada prova yapabilme olanağımız yoktu. Bu yüzden Egemen, Taksim’deki eski Keban Oteli’nin balo salonunu kiralamış, provalar için orayı bizlere vermişti. Oyunun koreografisi için İstanbul Balesi’nin değerli koreografı Oytun Turfanda, dekor kostüm için eski dostum Osman Şengezer, Melih Kibar’ın bestelerinin aranjmanı için ise, o güne dek yalnızca sempatik bir tango şarkıcısı olarak tanıdığım Esin Enginle anlaşma yapılmıştı.
Keban Oteli’nin balo salonundaki provalara büyük bir keyifle başladık. Sonunda istediğim gibi bir müzikalde, üstelik kendi yazdığım bir oyunda yeniden rejiye başlamıştım. Yapımcım Egemen Bostancı’nın bana açtığı yol fark edilmiş olacak ki, o günlerde gerçek bir keşmekeş içinde olan İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan da reji teklifi gelmişti. 1980 yılında Şehir Tiyatroları’nın başında bulunan eski gazeteci Hayati Asılyazıcı’dan, Tennessee Williams’ın Sweet Bird of Youth (Gençliğin Tatlı Sesi) adlı oyununu yönetme önerisi almıştım. İnanılacak şey değildi, ama altı yıllık korkunç bir aradan sonra Türkiye’de yeniden yönetmenlik yapıyordum. Üstelik iki oyun birden yönetiyordum. Sabahları Şehir Tiyatroları’nın Harbiye bölümünden (şimdiki Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu) çıkıyor, yarım yamalak bir öğle yemeği yiyor ve ikiden yediye kadar süren Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın provalarına koşturuyordum, ama o günlerde benden mutlu insan yoktu herhalde. Gün geçtikçe bizleri bir kıskaç gibi sıkmaya başlayan “terör”ü bile unutuyordum zaman zaman. Oysa terörü, devletin o günlerdeki zaafını ve hükümetin kargaşasını tam olarak unutmaya olanak yoktu. Umutsuzluk ve “Ne olacak?” korkusu kapkara bir bulut gibi çökmüştü üstümüze. Ayrıca her yer buz gibiydi, İstanbul’da ısınılabilecek yer kalmamıştı. “Yakıt yok”, “Benzin yok”, “O yok, bu yok” sözleri olağan hale gelmiş, bir depo benzin için 24 saat beklemek şaşılacak bir şey olmaktan çıkmıştı. Provalara buz gibi salonların soğukluğunu unutmaya çalışarak başlamış, kazak üstüne kazak giymeyi adet haline getirmiştik. İnsan neye alışmıyor ki? Soğuğa da öyle alışıvermiştik işte! Fahri Korutürk’ün görevinin bitmesinden sonra Cumhurbaşkanı bir türlü seçilememiş, bir partinin adayını öteki kösteklemiş ve sonuç olarak devlet uzun bir süre Cumhurbaşkansız kalmıştı. Türkiye Cumhuriyeti resmen bir uçurumun kenarına gelmişti.
Bir Başarı Bir Fiyasko
Hisseli Harikalar’ın provalarına başladıktan bir iki gün sonra bir sabah kahvaltı ederken, Altan Karındaş telefon etti. Hiç alışmadığım ağlamaklı ve öfkeli bir sesle konuşuyordu:
“Teessüf ederim! Gerçekten çok teessüf ederim! Dün gece senin yüzünden sabaha kadar gözümü kırpmadım.”
“Ne oldu Altan’cığım, farkında olmadan dün provada bir pot mu kırdım?” diye sordum… tereyağlı ekmeğimi yutmaya çalışarak…
“Sen bana potu, bu rolü teklif etmekle kırdın” diye gürledi Altan’ın sesi.
“Ne potu Altan? Hiçbir şey anlayamıyorum!”
“Hala ne potu diye soruyorsun. Benim gibi yılların oyuncusuna böyle bir rolü nasıl teklif edersin? Üstelik kırk yıllık dostum olacaksın.”
“Altan ne dediğini gerçekten anlayamıyorum. Ben kemiksiz kız Maritza’yı seni düşünerek yazdım. Üstelik oyunu okudun, birkaç gün de provaya geldin. Seni birden bire neyin değiştirdiğini anlamam olanaksız” diye araya uzunca bir cümle sıkıştırıverdim. Altan nuh diyor peygamber demiyor, böyle bir rolü kendisine vermekle sanatçılığına büyük hakaret ettiğimi ve dostluğunu hiçe saydığımı ısrarla söyleyip duruyordu. Sonunda sinirlenmeye başladım ve soğukkanlılığımı kaybetmemeye çalışarak: ”Ben sana bir rol teklif ettim. İster oynarsın, ister oynamazsın. Bu da senin bileceğin iş” diyebildim. Telefonu hangimiz hangimizin suratına kapattı bilemiyorum, ama iş birkaç dakika içinde bitmiş, provaların ortasında kemiksiz kız Maritza rolü sahipsiz kalmıştı. Görüşmeler yeniden başlayacaktı. Üstelik bu kez, vücudunu şekilden şekle sokabilen ve de Alman şivesini Altan kadar ustalıkla becerebilen bir oyuncu gerekiyordu. Bu da o kadar kolay bir iş değildi.
Telaşlı bir aramadan sonra böyle bir oyuncu bulmanın olanaksız olduğunu gördük ve rolü Rum şarkıcı Miça olarak değiştirerek, eskiden beri çok yetenekli bulduğum ve altmışlı yıllarda Sururilerin Elhamra’daki başarılı mevsimlerinde Metin Serezli ile çok beğendiğimiz Asuman Arsan’a vermeye karar verdik. Egemen her zaman olduğu gibi, tiyatro oyuncusu olduğu için Asuman Arsan’ın adını bile duymamış olduğunu söyledi ve gene her zaman olduğu gibi benim ısrarım üzerine, çok yetenekli olduğuna karar vererek rolü ona vermemizi kabul etti. İki provam da soğuk salonlarda devam ediyor, çoğu zaman benzinsizlikten arabayı çıkartamadığımdan, provalara taksiyle gitmek zorunda kalıyordum. Bu arada Keban Oteli’nin resepsiyonunda memur olarak çalışan Nihat Nemli’yle karşılaşmam, hayatımın en unutulmaz ve de en hüzünlü anılarından biri oldu. İlk günlerde aceleyle provaya koştururken, Keban Oteli’nin resepsiyon bölümünden birinin “Haldun Bey nasılsınız?” diye seslendiğini duydum. Durup, seslenen kişinin ünlü Nemli ailesinin küçük oğlu Nihat olduğunu gördüm.
“Ben şimdi burada resepsiyonda çalışıyorum. Herhangi bir arzunuz olursa bana bildirin”, diyordu rahat bir sesle. Ben onun kadar rahat olamadım ve ilk anda kendimi toparlayamadım. Ancak “Sağ olun” diyebildim, belki de kekeleyerek. Sonra kendimi toparlayıp “Bir ricamız olursa bildiririz” sözleri çıktı ağzımdan, alelacele merdivenlerden aşağı balo salonuna doğru koşturarak. Keban Oteli’nin yeri ellili yılların sonunda, hatta altmışlı yılların ilk başlarına kadar Nemli ailesinin görkemli malikanesiydi ve Nemli ailesi otuzlu yıllardan beri zenginliğin, iyi yaşamayı bilmenin Türkiye’deki simgesiydi. Betul’le evli olduğumuz yıllarda, o evde şimdi resepsiyonda çalışan Nihat’ın annesi, beyaz Rus asıllı Madam Tamara’nın verdiği yüz elli kişilik bir daveti hatırlayıvermiştim birden. Kapıdan herkesi üniformalı, beyaz eldivenli valeler karşılıyor, konuklara ikinci kattaki kokteylin yapıldığı salona kadar refakat ediyorlardı. Yemek, aşağıda yemek salonunda mum ışığı ile aydınlatılmış onar kişilik masalarda verilmişti. Daha sonra da, şimdi Keban Oteli’nin yemek salonunun bulunduğu balo salonuna geçilmiş ve sekiz kişilik bir İtalyan orkestrasının eşliğinde dans edilmişti. Hepimizle ayrı ayrı meşgul olan şık ve güzel Madam Tamara: “Bütün bunları yalnızca Nihat’ın birazcık mutlu olması için yapıyorum” demişti.
Sonra ne olmuşsa olmuş, Mithat Nemli ailesinin durumu bozulmuş, ev satılıp bir otel haline getirilmiş, hayatı boyunca iki feme-de-chambre olmadan giyinemeyen Madam Tamara küçük bir apartman katına sığınmış, ailenin çok sevdiğim ve saydığım büyük oğlu Suat ise mağrur bir biçimde kendini çevresinden tamamen sıyırarak, yeni bir yaşam biçimi seçmişti. Nihat ne yazık ki Keban Oteli’nde karşılaşmamızdan kısa bir süre sonra genç yaşında kanserden ölmüştü. Suat ise yeni yaşamına tamamen adapte olmuş, mükemmel bir aile babası olarak geçmişin üzerine sünger çekmişti.
Keban’daki provalara gidip geldikçe Nihat’la daha çok görüşmeye başlamış, bazen de erken giderek onunla bir kahve içmeyi adet haline getirmiştim. Nihat bulunduğu yerden memnundu, bu nedenle hiçbir kompleks duymuyor, ya da soyluluğundan bunu çevresine belli etmemeyi yeğliyordu. İyi yetişmiş ve sağlam bir kültür sahibi olmak, hem Nihat’ı hem Suat’ı hiçbir kompleks duymadan yeni yaşamlarına adapte etmişti. Her ikisini de sevgi ve saygıyla anıyorum. Bu arada Şehir Tiyatrosu’nun o günlerdeki olanaksızlıklarına rağmen, Gençliğin Tatlı Sesi oyununun provaları hayli ilerlemiş, açılış gecesi yaklaşmıştı. Alev Gürzap, Suphi Tekniker, Aytaç Yörükaslan, Oya Altekin, Osman Görgen ve Gülistan Güzey’in kadrosunu oluşturduğu oyun için Osman Şengezer imece usulü bir dekor yapmış, fakat kostüm için yönetimden beş para alamamıştı. Suphi Tekniker, oyunda İtalya’dan gelme markaları giyen bir jigoloyu canlandırıyordu. Fakat genel provaya postallarla çıkmıştı. “Suphi, siyah bir ayakkabı giymen gerek” dedim. Şehir Tiyatrosu para vermediği için herkes kendi gardırobuna başvurmuş, eksikleri de eski kostüm sorumlumuz Nükhet Gök, Dormen Tiyatrosu’nun muhteşem gardırobundan elde kalan şeylerle tamamlamıştı, ama Suphi’ye İtalyan görünümlü ayakkabı bulmamız olanaksızdı. “Vallahi ağabeycim, bana tiyatro ayakkabı vermezse ben yarın akşam böyle çıkarım” diye kestirip attı Suphi. Osman Şengezer’le kafamızdan aşağı kaynar sular döküldü o anda. Provadan sonra alelacele Şişli’deki bir ayakkabıcıdan, Suphi için ayakkabı, başka bir dükkandan da sabahlık aldık. Şehir Tiyatroları’ndan para istemekten vazgeçmiştik, ama aksesuar paralarını cebimizden vereceğimizi hesaba katmamıştık doğrusu. Hayati Asılyazıcı aynı teraneyi tekrarlayıp duruyordu.
“Yazdım, haftaya hepsini alırsınız.”
Hepsini derken adımıza verilmesi kararlaştırılan reji ve dekoratör ücretlerini kastediyordu herhalde, ama o sözünü ettiği hafta hiçbir zaman gelmedi. Premier gecesi yakıt bulunamadığından oyun perdesini açamadı ve açılışa gelenler de “Kusura bakmayın. Salon çok soğuk. Hastalanırsınız” diye geri çevrildi.
Sonunda 1980 yılının 25 Ocak Cuma gecesi, Doğayı Koruma Vakfı’nın galasıyla Tennessee Williams’ın oyunu perdesini açtı ve hiç beğenilmedi. Yakıtsızlıktan ve seyircisizlikten de o geceden sonra, ancak 7 temsil daha oynayabildi ve unutmak istediğim şeyler listesindeki yerini aldı. O yıllarda Şehir Tiyatroları tam bir keşmekeş içindeydi. Mustafa Alabora ve Erdal Özyağcılar’ın Üç Kuruşluk Opera adlı oyunları tiyatrodaki bir fraksiyon tarafından basılmış, seyircilere dehşet anları yaşatılmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyor, tiyatronun içinde tam bir disiplinsizlik ve terör havası esiyordu. Sonuç olarak da altmış yıllık Şehir Tiyatroları uçurumun eşiğinde sallanıp duruyordu. Öte yandan Hisseli’nin provaları yoğun bir biçimde sürüyor ve soğuğa rağmen hepimizi gerçekten keyiflendiriyordu. Bu arada Gülriz Sururi ve Engin Cezzar topluluğu dört yıllık bir sessizlikten sonra, Uzun İnce Bir Yol adlı oyunla perdelerini yeniden açmışlardı. Mehmet Ulusoy, Taksim’deki Venüs Sineması’nda Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyunu sergiliyordu. Kenter Tiyatrosu Avluya Bakan Pencere’yi sunuyordu seyircisine. Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü topluluğunun oyunları ve Ali Poyrazoğlu’nun Çılgınlar Kulübü’nün ilk prodüksiyonu kapalı gişe oynuyordu. Ferhan Şensoy yazıp yönettiği Şahları da Vururlar adlı müzikli oyunuyla, önemli bir tiyatro adamı olduğunu kanıtlıyordu. Tiyatro kendi başına teröre karşı koymaya başlamıştı. Anarşi, yakıtsızlık, terör, bitip tükenmeyen grevler, zaman zaman baskı sonucu dükkanların kepenk kapama zorunluluğu ve de insanları hayatlarından bezdiren slogan gösterileri seyirciyi tiyatrodan iyice uzaklaştırmış, gün geçtikçe herkesin evinin en değerli eşyası haline gelen televizyonun başına mıhlanmıştı. İnsanın tiyatroya gitmesi için çılgın olması gerekiyordu o günlerde, ama çok şükür ki böyle çılgınlar hep vardı, bundan sonra da hep olacaktı. Tanrı onlardan razı olsun.
Egemen Bostancı olmayan parasını pulunu “anlamadığım” dediği tiyatro işine yatırıyor, büyük bir prodüksiyon haline gelen Hisseli Harikalar Kumpanyası’na, oradan buradan borç aldığı milyonlar sarf ediyordu. Dans grubunu, İstanbul Devlet Balesi’nin dansçıları ve Oytun’la başlattığımız dans okulunun öğrencileri oluşturuyordu. O günkü Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın genç dansçılarının bugünün büyük yıldızları olacakları kimin aklına gelirdi? Öyle ya Serap Aksoy (Serap aynı zamanda Egemen’in nişanlısı Zeynep’in de kız kardeşiydi), Oktay Keresteci, Yonca Evcimik, Çiğdem Tunç, Melih Çardak, Yaprak Özdemiroğlu, Yavuz Özden, Burçin Orhon, Nil Kutval, Selçuk Borak ve bugün Devlet Balesi’nin bütün önemli isimleri, Hisseli Harikalar Kumpanyası’nın ünlü merdiven sahnesinde, Follies-Berger’e taş çıkartacak bir gösteri yapıyorlardı. Bazı oyunların insanlar gibi baştan şansı vardı. Hisseli’nin de her şeyi yolunda gitmiş, soğuktan başka hiçbir şey bizleri rahatsız etmemişti. Çevremizde gün geçtikçe Türkiye’nin üstüne çöken olaylara rağmen mutlu bir çalışmaydı. 17 Şubat 1980 gecesi Şan Sineması’nın son seansından sonra, saat on bir otuzda köhne sahneye doluştuk ve ilk baştan sona provamızı yaptık. İnanılmaz bir soğuğa rağmen prova başarılı geçmiş, özellikle oyunun müziklerini teypte çalan Ertuğrul Yalçın’ın olağanüstü titizliği dikkatimi çekmişti. Tam anlamı ile işinin delisiydi Ertuğrul. Müzikler Baha Boduroğlu’nun Tünel’deki stüdyosunda Esin Engin yönetiminde play-backolarak hazırlanmış, oyunla birlikte bir plak ve kaset çıkması için herkes gecesini gündüzüne katarak çalışmıştı. İşbirliğinin en güzel örneklerinden birini sunuyorduk bu prodüksiyonun provalarında. Çiğdem Talu gerçekten tam anlamı ile müzikal sözler yazmış, Melih onları mükemmel bir biçimde bestelemiş, Esin Engin de sihirli bir değnekle dokunurcasına, harikulade aranjmanlar yapmıştı. Bence Hisseli’nin en başarılı yönlerinden biri Esin Engin’in aranjmanlanydı. Yıllar sonra bir gün Hollywood’da yapımcı arkadaşım Peter Nelson’la karısı aktris Rissy Burke kaseti dinlerken, ilk sordukları soru ”Aranjmanları kim yapı?” olmuştu.
Sıfırın altındaki ısıyla Şan’daki provaları sürdürüyorduk. Tabii Şan’daki her prova gece, sinemanın son seansından sonra gerçekleşebiliyordu. Kostümlü·prova gecesi, Egemen bütün çevresine rağmen yakıt bulduramamıştı. O gece hayatımın en komik, belki de en utandırıcı sahnelerinden birini yaşadım. Şan’daki provaların soğuğunu düşünerek en kalın şeylerimi giymiştim. Ayağıma fok derisinden yapılmış soğuk geçirmez çizmelerimi geçirmiş, kafama kulaklarımı bile kapayan bir ski kasketi takmış, bunlar yetmiyormuş gibi üstüme de içi kürklü, en kalınından en korumalısından bir anorak giymiştim. Benim kılığım iyiydi, hoştu da, açık saçık tuvaletler giymiş, yarı çıplak zavallı kadromu oraya gidinceye kadar hiç düşünmemiştim. Adile’ciğim beni görüp her zamanki muzip fakat son derece nazik haliyle “Haldun Bey iyi etmişsiniz, hepimiz yerine ısınırsınız” deyince kırdığım potu anlamıştım. Artık soyunsam da faydası yoktu. Bu yüzden utansam da işi yüzsüzlüğe vurup, ben giyinik onlar ·çıplak, başarılı bir kostümlü prova jeneral yaptık o gece.
Ertesi günkü ikinci prova jeneralde, oyuncular ilk kez .yaka mikrofonu kullanacaklardı. Bu bizler için bir yenilikti. O güne dek bu tür mikrofonlar hiç kullanmamıştık hatta görmemiştik bile. Gerçi müzikler playback’ti, ama oyuncular şarkıları bu play-back’in üstüne canlı olarak söyleyeceklerdi. Yalnız korolarda, daha canlı olsun diye play-back’in üstüne stüdyoda bir vokal aldırmıştım. Böylelikle, özellikle pazar gecelerinin son temsillerinde oyuncuların yorgunlukları yüzünden aygın baygın çıkan sesleri, koroyla takviye olabilirdi.
Yaka mikrofonları giysilerin orasına burasına takılan minicik şeylerdi, ama iş bununla bitmiyordu. Bir de bu mikrofonların bağlı bulundukları bir telsiz kutuları vardı. Bunlar da pek küçük şeyler değildi. Osman Şengezer bunları görünce hafif bir baygınlık geçirdi. Bu münasebetsiz şeyleri özene bezene hazırladığı yüzlerce kostümün neresine sokacaktı? Gerçi ortada saç baş yolacak bir durum yoktu ama bu kutuların nereye yerleştirileceği ufak da olsa bir kriz çıkarmıştı ortaya. İşler istediği gibi gitmeyince edepsizleşen Osman, saçını arkaya üfürerek ortalarda avaz avaz bağırıyordu. “Ben karışmam. Ne yaparsanız yapın. Hepiniz bu kutulan münasip yerlerinize sokun ..”
Sonunda iş terzilerin kostümlerin saklı yerlerine diktikleri minik ceplerle çözümlendi ve ilk anda büyük gibi görünen kriz unutulup gitti…Yaka mikrofonları ilk günlerde başka sorunlar da yaratmış, kuliste antre bekleyen oyuncuların sahnede oynarken arkadaşlarına söyledikleri şeyler seyirciler tarafından da zaman zaman duyulmuştu. Bunların arasında en klasiği Adile Naşit’in, Ayşen Gruda’ya antre beklerden söylediği “Kız yüzüne güller dün çok fena ishal olmuşum. İster misin şimdi sahnenin tam ortasına edeyim?” sözleriydi. Her şey yerli yerine oturmuş, provalarda istediğimizi elde etmiştik.
Bu arada Erol Evgin bizlere çok iyi bir tiyatro oyuncusu olduğunu kanıtlamıştı. Zaten hayatımda az gördüğüm kadar çalışkan biriydi Erol. Hiçbir an boş geçirmiyor, sahne provalarından vakit buldukça her köşe bucakta, dans hareketlerini yüzlerce kez tekrarlıyordu. Disiplinine, efendiliğine ve bıkıp usanmadan çalışmasına hayran olmuştum Erol’un. Öte yandan Nevra, Süheyla rolü için en mükemmel aday olduğunu kanıtlamış, Egemen’in hiç durmadan “Ne diye Nevra’dan başkasını düşünmüşüz” deyip durmasına neden olmuştu.
Sonunda 1980 yılının 3 Mart Pazartesi gecesi, saat 7’de Hisseli Harikalar Kumpanyası Çocuk Koruma Derneği adına perdesini açtı ve ilk andan itibaren bir “hit” olduğunu belli etti. Her sahne büyük alkışlarla sona eriyordu. Hele Adile Naşit, Belkıs Dilligil, Ayten Erman ve Asuman Arsan’ı “Kuğu Gölü” balesi, oyundaki deyimi ile baletası sahnesi dakikalarca alkışlanmıştı.

Oyunun finalinde kıyametler koptu ve Egemen, Esin, Oytun, Osman, Melih, Çiğdem ve ben sahneye çıkıp büyük bir coşkuyla alkışlayan seyirciyi defalarca selamladık. Yıllarca beklemiştim ama sonunda büyük bir zafer elde etmiştim. İlk yazdığım oyun olağanüstü bir haşan kazanmıştı. Üstelik oyunun rejisini de ben yapmıştım. Altı yıllık hasret bitmiş, bir anda yeni baştan zirveye tırmanıvermiştim. Alkışa alışmak korkunç bir hastalık olmalı! Ne kadar mütevazı olursanız olun, alkışa bir kez alıştınız mı, ondan vazgeçmeniz olanaksız hale gelir. Ona alışmış olanlar, onsuz kaldıklarında kolları kanatları kırılır, yaşamlarında büyük bir eksiklik başlar, artık işe yaramadıklarını düşüne düşüne yok olup giderler. Altı yıl süreyle bu gecenin hayaliyle yaşamıştım. Altı yıl boyunca böyle bir geceye bir daha tanık olamayacağımı düşünerek, karabasanlarla boğuşmuştum. Altı yıldır unutulmuş, işe yaramaz görmeye başlamıştım kendimi.
Coşkuyla alkışlayan seyirciyi selamladıkça bunları düşünüyor, titreyen dudaklarımı, dolan gözlerimi göstermemek için selam verir pozunda bir kez daha indiriyordum başımı.







