İhmal edilen bir alan: Post-kolonyal Feminizm

HomeKadın

İhmal edilen bir alan: Post-kolonyal Feminizm

“Öteki” kadınlar; Siyahlar, Asyalılar, Kürtler, Ortadoğulular…

                                                                                                  Hatice Özhan

 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün tartışmasız evrensel değeri, kadın özgürlük meselesinin birçok toplumsal disiplinle ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Kadın özgürlük meselesi sosyoloji, antropoloji, siyaset, ekonomi politik disiplinlerle ilişkisi nedeniyledir ki meselenin neden ve sonuçları büyük ölçüde bir belirleyendir. Çok yönlü bir bakış açısı gerektiren kadın özgürlük meselesi ve onun ideolojik karşılığı olan feminizm konusu da bu bakımdan meselenin sadece tek bir noktadan hareketle yorumlanmasını kusurlu sayar. Feminist ideolojinin 8 Mart vesilesiyle ele alındığı dosyamızda feminizmin tek bir hat üzerinden yorumlanmayacağı, farklı baskı deneyimlerine sahip kadınların da kendilerini feminizm ideolojisi içerisinde tanımlamalarının sağlaması gerçekleştirilmeye çalışıldı. Post kolonyal feminizmi işlediğim bu çalışmamda sadece şehirli, beyaz, orta ya da üst sınıf üyesi kadınların hakları ile sınırlı olmayan bir mücadele dünyasının olduğunu, kadın mefhumunun sınırlarını genişleterek bu alana tensel, ırksal, kültürel, dini farklılıklarına ve bu özellikleri nedeniyle baskıya uğrayan kadınları da dâhil ettik. Özcesi ana akım feminist yoruma bir tepki olarak ortaya çıkan post kolonyal feminist düşüncenin Batı dışı toplumların kadınların gerçekliklerine ışık tutan teorik yönünü ele alarak, kendi cihetimizden özgürlükler meselesinin dar bir çerçevede tanımlanmasının yanlışlığına da naçizane bir vurgulamada bulunmuş olduk.

18. yüzyılda (Avrupa ve Amerika) Batı’da kadınların erkeklerle siyasal ve toplumsal açılardan eşitliği mücadelesi ile ortaya çıkan bir akım olan Feminizm birinci dalga olarak literatürde isimlendirilmiştir. Fransız ve Amerikan Devrimleri bağlamında gelişen ve 1960’lara kadar gücünü koruyarak gelen bu ilk dönem(liberal feminizm) kadın hareketlerinin temel vurgusu kadın erkek eşitliği, eşit vatandaş sayılma, eğitim, kamusal alan ve siyasal hak talepleri üzerine olmuştur. Aradan geçen sürede, 60’larla birlikte, yeni bir dalganın ortaya çıkışına daha tanıklık edilir. Birinci Dalga’nın kadınların mücadelesini sadece eşit düzeyde kamusallaşma ve siyasal haklardan ibaret bir ajandayla sınırlı tuttuğu eleştirisiyle İkinci Dalga Feministler talepleri büyütme mücadelesini başlattı.Radikal feministler olarak da adlandırılan İkinci Dalga Feministlerin kadınların ikincilleştirilmesine ilişkin temel iddiası; aile içi ilişkiler, cinsellik, doğurganlık, istenmeyen gebelikler gibi konular üzerineydi. 1980’lere değin her iki dalganın etkisiyle süren ve ana akım olarak da nitelendirilen feminist mücadele, 80’lerle birlikte farklı bir beyin fırtınasıyla karşılaşmıştır. Bu sürede eleştirel yönüyle ortaya çıkan üçüncü dalga feminizmi namı diğer post kolonyal feminizm feminist teorinin/ideolojinin kadın özgürlük meselesini ve kadınları farklı cihetlerden yorumlayan bir bakış açısının yerleştirilmesini sağlar. Üçüncü dalga feminizmi, ana akım feminizmi üst ve orta sınıfa mensup/beyaz kadınları esas aldığı, Batı dışındaki kadınların durumlarını görmezden geldiği yönünde eleştirmiştir.

Üçüncü Feminist Dalga’nın, Batılı gözüyle Batı dışındaki kadınları anlamaya çalışan ana akım feminizminin orta sınıf kadın yaklaşımının yanı sıra, ana akım feminizmin Batılı siyaset biliminin kavramlarını da yapı söküme uğratması da heyecan uyandırıcıdır. Klasik Batı feminizminin küresel “kız kardeşlik” savı da bu bağlamda ciddi anlamda bir yapı söküme uğratılarak üçüncü dünya kadınlarınca kabul gören bir ortak payda olamamıştır. Batı feminizminin savaş, milliyetçilik, melezlik, vatandaşlık kavramlarının da topyekûn inkârı,reddi veyahut liberal yorumlayışları üzerine de ciddi düzeyde tartışma başlatmışlardır.

Batılı feministlerin anlatımlarının ve mücadele perspektiflerinin farklı ırklara, tenlere, sınıflara ait kadınlara hitap etmediği, tüm kadınlar adına ortak teoriler geliştirdikleri tepkisi baskındır. Beyaz Feminizm olarak da çok yerde karşımıza çıkan Batılı feminizm Avrupa-merkezci bir bakış açısıyla tüm dünya kadınlarının benzer baskı deneyimlerine sahip oldukları yanılgısına düşerek ırksal, dinsel, kültürel, sınıfsal inanca bağlı farklılıklardan kaynaklanan sorunlara yüz çevirmişlerdir. Etno-sentrik denilebilecek düzeyde bir üstencilik söz konusudur. Doğulu kadınların kültürel ve ekonomik olarak tamamen erkeklerin kontrolünde oldukları ve baskı gördükleri şeklinde bir yorumlama ciddi sıkıntılar yaratmıştır. Kültürel göreceliğin dikkate alınmadan Doğulu, Siyah, Asyalı kadınların sorunlarına çözüm getirmek sanırım ancak fikren homojenleştirmekten öte bir anlama gelmeyecektir. Fikren ve söylemsel düzeyde homojenleştirme de “öteki” kadın algısını üretmeye hizmet edecektir.

Post kolonyal feminizm sömürgeci tutuma karşı bir meydan okumadır

Batı feminizminin başka kültürlerin kadınlarına ilişkin kız kardeşlik kavramı ve genelleştirme politikalarının kolonyalist bir bakış açısıyla üretildiğine ilişkin ciddi tepkiler söz konusudur. Avrupa-merkezci feminizmin, kadınların özgürleştirilmesi meselesine ilişkin oluşturdukları literatürün ve teorinin Batının kolonyal süreçte ürettiği hiyerarşik değerlere göre düzenlendiği çarpıcıdır. Özünde hiyerarşik ilişkilere karşı duran üçüncü dalga feministleri Batı feminizmine dair iddia ettikleri hiyerarşik tutumlarıyla barışık olmaları mümkün değildir. Çünkü böyle bir tutum millet, etnik köken ya din gibi farklı kültürlerden gelen kadınların deneyimlerini yok sayma gibi güçlü bir eğilimi de beraberinde taşır. Haliyle de eleştirel bir pozisyon alan post-kolonyal feminizm Batı’nın ötesine uzanarak, sorunları sosyal, politik ve tarihsel bağlamıyla ele alarak cinsler arası eşitlik meselesine odaklanır.

Bu bağlamda da üçüncü dünya kadınlarının ortak/geçmişe, yaşam deneyimlerine ve özcesi özgünlüklerini vurgulayacak bir teoriye ve “ortak mücadele” alanına ihtiyaçları var. Bu ortak mücadele paydasının oluşturulmasını sağlayan, gerekliliği vurgulayan post kolonyal feminist teorinin nasıl bir havzada beslendiğine, ortaya çıktığına değinmekte fayda var.

Batıya eğitim saikiyle gerçekleştirilen göç, gerçeklerle yüzleştirir

Akademik eğitimleri için Batıya göç eden Üçüncü Dünya kadınlarının bulundukları yerlerde ruhsal ve kültürel farklılıklarından ötürü edindikleri deneyimler teorinin kök salmasında önemli etkindi. Yeni yaşam yerlerindeki kültürle kendi kültürleri arasında girdikleri bocalamalar, iki düzey arasındaki farklılıkları toplumsal cinsiyet bağlamında sorgulamalarına yol açar. Üçüncü Dünya Kadınları, post kolonyalistlerin kültürlerarası eleştiri yöntemini kendi feminist yorumlarında gerçekleştirmeye başlamışlardır. Batının genel kadın anlatımlarını etno-santrik, sorunlu buldukları; beyaz, üst ve orta sınıf kadınlarına yönelik gerçekleştirilen kadın anlatılarında kendilerine dair bir şey bulmadıklarından kendi anlatılarını yaratmaya koyulmuşlardır. Toplumsal gerçeklikleri ile toplumsal cinsiyet konulu anlatıları bir arada gerçekleştiren post kolonyal feministler nesneleşmeden özneleşme sürecine geçmenin devrimci adımını atmışlardır bir nevi.

Ania Loomba, Helen Carby, Mohanty,Sara Suleri, Kumari Jayawardena (1986 ve 1995), Nawal el Saadawi, Fatima Mernissi (1992), Isabel Letelier (1985) ve Achola Pala (1976 ve 1995) gibi isimlerin tümü, Asyalı, Ortadoğulu, Latin Amerikalı ve Afrikalı kadınların ulusal kurtuluş mücadelelerinde ve öncesinde sömürgeleştirilmiş ülkelerin ekonomik gelişme ve demokratikleşme sürecinde nasıl bir yer tuttuğunu kuramsallaştırmışlardır Postkolonyal Feministler de, tıpkı post-kolonyalistler gibi Batılı birçok feminist projeyi, ırk temelli ve kolonyalist politikayı göz ardı ettikleri gerekçesiyle eleştirmiştir

Evrensel kız kardeşliğin, kesişimselliğin farklı ulusal, etnik sınırlardaki kadınları kapsamayacak denli dar tutulduğunu incelemişlerdir. Post-kolonyal feministler, kız kardeşliğin küresel olması anlayışını benimsemezler. Batılı feministlerin kadınlar arası kesişimselliği ortak deneyimler temelinde yorumlamaları post kolonyal feministlerce ırkçılıkla, kolonyalizmle mücadele eden kadın kimliklerini temsil etmekten uzaktır. Hal böyleyken de Batılı feministlerin küresel kız kardeşlikten söz etmeleri gerçekçi değildir. Post kolonyalist feministler açısından doğru kız kardeşlik tanımı; kadınların ortak yaşam deneyimlerine sahip oldukları düşüncesi değil tarihsel, siyasal, kültürel yönlerden baskılanma durumlarının incelenmesinden geçer. Hâlbuki örneğin Siyah kadınların ya da Kürt kadınlarının ezilmişlikleri sadece erkekler olmayıp etnik ve sınıfsal konumlarından ileri de gelir.

Beyaz/Batı feminizminin söylemlerinde barındırdıkları renk önyargısı, ırksal yadsımacılık post kolonyal feministlerin beyaz feminizme karşı anti-kolonyal mücadele vermelerini de mecbur kılmıştır. Bu durumu da “ çifte kolonileşme” olarak adlandırılmışlardır.

Post-kolonyal feministler, doğrudan Batılı Kadın ya da Doğulu kadın tanımlaması yapmak yerine kadınların ve özellikle de “Üçüncü Dünya Kadınları”nın farklılığına vurgu yapmayı tercih etmişlerdir. Batılı Feministler Batılı kadını seküler, özgürleşmiş ve kendi hayatını kontrol edebilen kadın olarak tanımlarken, Üçüncü Dünyalı kadınlarını da bu seviyeye taşınması gerekenler olarak imgeler. Bu iddia, maddi bir gerçeklik değil, kendini söylemsel bir şekilde sunmaktır. Batılı kadın imgesinin kolonyal bölgelerdeki, Batı dışı kadınlara ihraç edilmeye çalışıldığı, Batıda olumlu sonuç veren söylemlerin ve pratiklerin Batı dışı toplumlarda ters tepeceği üzerinde fazlasıyla durulmuştur. Çünkü her kültürün kendine özgü bir yapısı olması hasebiyle Batıdaki argümanların Doğu’da kolaylıkla kabul görmesi mümkün görünmemektedir. Bu nedenle post kolonyal feministler Doğu’da uygulanacak feminist yöntemin istenilen hedefi yakalaması için toplumların özgünlüklerine uygun bir şekilde yürütülmesi gerekir.

Batı feminizminin keskin ret ve kabul ölçüleri bağlamında birtakım konuları başka toplumların anlaşılmasında göz ardı ettikleri ya da yadsıdıkları durumları da post kolonyal feministler tartışmaya açmışlardır. Milliyetçilik, ırk,  savaş, melezlik, vatandaşlık konularında kapsayıcı ve doyurucu nitelikte açıklamalar yapmadıkları nedeniyle Batı feminizmini eleştiren pot kolonyal feministler bu başlıkları da açımlamışlardır.

Post kolonyalistler açısından milliyetçilik ve vatandaşlık

Post kolonyalist feministler Batılı feministlerin küresel kız kardeşlik argümanının kuşatıcılıktan uzak ve farklı baskı deneyimlerini göz ardı edici özelliği nedeniyle karşısına milliyetçiliği koymuşlardır denilebilir.  Batı feminizminin bu bağlamdaki milliyetçiliğe karşıt olma fikrini bilhassa da bağımsızlık mücadelelerinde milliyetçiliğin güçlendirici ve birleştirici özelliği nedeniyle eleştirirler.

Postkolonyal Feminizm bağlantısında öne çıkan diğer önemli kavramlar da vatandaşlık ve aktif/pasif vatandaşlıktır. Post kolonyalist feministler kendilerinden önce yapılan vatandaşlık tanımını liberal, eksik bulduklarından içini doldurmaya çalışmışlardır. Vatandaşlığın liberal tanımını da küresel “kız kardeşlik” gibi sorunlu bulan post kolonyal feministler kapsayıcı ve “öteki” üretmeyen bir vatandaşlık tanımını yeğlerler. Tüm insanları temelde aynı sayan, ortak deneyimlere ve kültüre, ulusa, ırka, sınıfa sahip düşünen liberal vatandaşlık tanımının yapı söküme uğraması gereklidir aksi takdirde mevcut tanımlamanın, insanların ayrımcılığa ve ırksallaştırmaya tabi tutulduğu gerçeğini göz ardı etmesi kaçınılmazdır.

Vatandaşlık ile milliyetçilik kavramları arasındaki ilişki her ulusta, kültürde farklı bağlamlara sahip olduğundan sadece liberal bir içerikle sınırlandırılacak bir vatandaşlık tanımı, eşitler arası muamelenin önünü kesecektir. İhtiyaçlara cevaben toplumdan topluma değişen farklı vatandaşlık tanımlarının kurgulanması ve yaşamsallaştırılması post- kolonyal feminizm açısından elzemdir.

 

Post kolonyal feminizmde ırk, dil, melezlik

Post- kolonyal feministler, ırkçı şiddetin toplumsal cinsiyet meselesinde ne kadar önemli bir yerde bulunduğunu sorgularlar. Ten, etnisite farklılıklarına sahip kadınların birer ırksallaştırılmış ötekiler olarak dışlandıkları, bu özellikleri nedeniyle baskılandıklarını dile getirirler. Irk gerçeğinden bağımsız olarak yürütülecek feminist bir mücadelenin de kendi ötekisini yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtirler.

Melezlik konusu da ırk konusuyla ilintili ve bir o kadar da post kolonyal feministlerin üzerinde durdukları, eleştirilerini derinleştirdikleri bir alandır. Kolonileştirilmiş halklar özelinde melezlik konusunun ikircikli durumu gözlemlendiğinde Batının melezliği ne kadar da kullanışlılaştırdığı rahatlıkla görülür. Biyolojik olarak ait olduğu ırkın özelliklerini taşıyan,tabiri caizse buna izin verilen ancak dünya görüşü,gusto, ahlaki kabuller bakımından Batılı kimlikler yaratan bir melezlik anlayışı ciddi bir tartışmanın konusu olmuştur post kolonyal feministlerce. Ötekinin dönüşümüne çizdiği sınırlar dâhilinde izin verirken, bir yandan da bu yapay kimlikleri “öteki” olarak sabitlemeye çalışır.

Kolonileştirilmiş halkların kendi ülkelerinde sömürgecisinin dilini kullanması, düşün dünyasını yabancının dili üzerinden genişletmesi bahsini ettiğimiz ötekililikte sabitlenme durumlardır. Afro-Amerikan kavramı da bir “ötekide sabitlenme” örneğidir. Düşünce, dil ve yaşam biçiminde Amerikalılaşan siyahlar keza Türkiyelileşen Kürtler örneği de melezlik konusundaki sabitlenmeye verilecek uygunlukta örneklerdir.

 

Melez kimlik etnisite ile ilişkili bir kavramdır

Post-kolonyal Feministler melezlik kavramının çeşitli kullanımları içinde Homi Bhabha’nın kullanımını tercih ederler. Bhabha, Post-kolonyal incelemelerinde, kolonileştirilmiş olan öznelerin arzulaması öğretilen beyazlığa asla erişemeyeceğini ya da değersizleştirmeyi öğrendiği siyahlıktan asla kurtulamayacağını anlamasının ardından kendilerinde “psişik travma” baş gösterdiği savını savunmaktadır Bununla birlikte, Bhabha, melez kimliklerin tuhaf bir şekilde evrensel ve homojen olduğunu yani, dünyanın her yerinde var olabileceğini savunmaktadır. Hal böyleyken de Batı orijinli bir feminizmin psişik travmalara sahip toplumları, kadınları anlaması temsil düzeyinde bir kabul görmesi olanaksızlaşır. Irkçılığın, sömürgeciliğin, kullanışlı melezliğin kadın üzerindeki etkisini göz ardı eden Batı feminizminin tüm kadınların küresel bir paydada buluşabileceği fikriyle sadece eşitlik idealine odaklanması çözümsüzlük üretir. Post kolonyal feminizmin “çifte kolonileşme”nin son bulması için verdiği mücadele aslında Batı feminizmine de anlam evrenini geniş tutması için açık bir mesajdır,açık kart sunmaktır.

Herkesin mesajları doğru okuması dileğiyle…

 

 

Bir post-Kolonyal feminist: Chandra T. Mohanty

Sömürgecilik sonrasında siyasal ve teorik alanlarda başlatılan özgecilik, yazımsal alanda da somut gerçekliğin ürünleri olarak kendisini göstermiştir. Sömürge halklarının ulusal ve yerel özelliklerinin farkına varması,öze dönüş bilinci bunları ön plana çıkarıcı faaliyetlere odaklanan sömürge entelejansiyasının çabası ile olmuştur. Afrikalı, Hintli, Asyalı yazarların, akademisyenlerin kendileri ile bu bağlamdaki yüzleşmesi başta dil gelmek üzere kullanılan konu ve metotlara kadar anti-kolonyal bilincin düsturunda gelişmiştir. Feminist yazımda da bu anti-kolonyal düsturun yansımı post-kolonyal feminizm şeklinde vücuda gelmiştir.

Avrupa ve Amerika orijinli kadın hareketlerinin ve bilincinin ismi şeklinde literatürde yer bulan Batı Feminizmi ile yol ayrımı neticesinde post kolonyal feminizm, hareket ve literatür olarak özgül bir mücadele yolu seçmiştir. Beyaz feminizm olarak da adlandırılan Batı Feminizminin farklı kültürlerdeki ve yaşam/baskı deneyimlerine sahip kadınları temsil etme gücünden yoksun olduğu savıyla, eylemsel ve yazımsal alanlarda değerli çok sayıdaki araştırmacı, edebiyatçı, akademisyen post-kolonyal feminist varlıklarını ekol olarak konuşturmayı başarmışlardır. Bu post kolonyal feminist ekolün önemli bir ismi de Chandra T. Mohanty’dir.

 

Mohanty, beyaz feminizmin yarattığı “Üçüncü Dünyalı Kadın” kategorisini kabullenmez

1955 yılında Hindistan’ın Mumbai bölgesinde dünyaya gelen Chandra T. Mohanty, günümüzün en çok bilinen post-kolonyal feminist araştırmacılarından biridir. Yüksek lisans derecesini Delhi Üniversitesi’nden alan Mohanty, doktora çalışmalarını yürüttüğü Illinois Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra, New York’ta bulunan Hamilton Koleji’nin Kadın Çalışmaları departmanında dersler vermeye başlar. 1986 yılında yayınladığı Under Western Eyes: Feminist Scholarship and Colonial Discourses adlı makalesi ile hem akademik hem de akivist çevrelerde ilgi uyandıran Mohanty’nin çalışmalarının temel ekseni, Batılı Feminizmin söylemsel olarak kurduğu “Üçüncü Dünyalı Kadın” kategorisinin eleştirisidir.

Mohanty, Batılı/beyaz feminizmini tüm kadınları benzer deneyimlere sahip olduğu genellemeciliği nedeniyle eleştirir. Küresel “kız kardeşlik” retoriğinin Güneyli kadınların ezilme ve siyaset yapma biçimlerindeki tüm farklılıkları görmezden gelerek oluşturulduğunu yanı sıra genellemeciliğin sonuç olarak “Üçüncü Dünyalı Kadın” kategorisini yarattığını ifade etmiştir eserlerinde. Hegemonik kavramsallaştırmaların feminizmin aşmaya çalıştığı bir tavır olduğu halde Güneyli kadınların anlatımında ise bu tavrı sergilediklerinden şikâyet eder Mohanty.

Söz konusu şikâyetlerini derli toplu bir araya getirdiği kitabı “Feminism Without Borders: Decolonizing Theory, Practicing Solidarity” adlı kitabı yazar. 2003 yılında Türkçe’ye Sınır Tanımayan Feminizm olarak çevrilen bu kitabında Mohanty, feministlerin teori ve pratik arasındaki boşlukları gidermesi için farklılıklar siyasetine yoğunlaşmasının, ulus aşırı dayanışma ağlarını güçlendirmesinin ve küreselleşmeye karşı anti-kapitalist mücadele vermesinin önemine vurgu yapar.

 

 

Yararlanılan kaynaklar:

Dr. Gülşen ÇAKIL DİNÇER-Uluslar arası Anadolu Sosyal Bilimler Dergisi,cilt: sayı:1 yıl:2021-02-23

Feminist Sözlük

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments