“İstanbul bugüne kadar medeniyetler beşiği, imparatorlukların başkenti, dinler sembolü, inananların sığınağı gibi nitelemelerle tanımlanmıştır. Ancak bütün bunların referansı bilinen tarihtir. Ne var ki, İstanbul’un tarihi ve niteliği sadece bilinen değil, bilinmeyen tarihle de ilgilidir.”
Son yazılarım İstanbul, ağırlıklı olarak Beyoğlu’da geçen romanlar üzerine oldu. Yazarlar, kentin tarihinden çok, o tarihi oluşturan insan öykülerini aktarıyordu… hem de günümüzün İstanbul’unu ve tarihini. Bir de tarihe bakmak gerekiyor(du) kuşkusuz. İstanbul, şehir olmaya şehirdi de, neler yaşamış, neler görmüş geçirmiş, neleri yıkıp yeniden kurmuş, bilmek bizim de ihtiyacımız…
Aris Abacı, Belge Yayınları arasından çıkan “Aidiyetsizliğin Başkenti İstanbul”da bu “şehir”e bakıyor. Yapılan araştırmalar, kazılar, bilimsel çalışmalar ışığında “tarih boyunca çekiç sesinin en çok duyulduğu şehir” olduğunun ortaya çıktığını belirterek başlıyor. Gerçekten de, -bilinen ya da bilinmeyen- tarihin ilk zamanlarından beri, taa MÖ 800.000 yıldan bu yana birileri gelmiş geçmiş bu topraklardan. Birileri “Körler Ülkesi” olarak tanımlamış, birileri “Dünyanın Merkezi”, birileri de “İmparatorluklar Şehri”. Şairin şiirce “Binlerce yıl sağılmışım, / Korkunç atlılarıyla parçalamışlar / Nazlı, seher sabah uykularımı / Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar, / Haraç salmışlar üstüme.” dediği gibi her egemenin ilk göz ağrısı, ilk hedefi, ilk saldırdığı şehir olmuş. Buna da bağlı olarak yıkım için çekiç sesi çıkmış, ardından yapım için yine çekice sarılmış insanlar.
Evet, yeni gelenler bu şehirde yaşayanlarla karşılaşmışlar doğal olarak. Hepsi, ama hepsi geldiği an “göçmen” olmuş ister istemez. Onların üzerine gelenler göçmenliği alınca ellerinden “yerli” sayılmışlar. Öyle değil mi bugün de? 1950’lerde ya da 60’larda göçenler şimdi yeni göçmenlerle çatışmıyor mu? Eskiden savaşla yapılana, bugün etnik çatışma deniyor. Bin yıllardır süregelen bu çatışma, hiç bitmeyecek…
Gelip geçenler…
Gelenler var olanları kimi zaman silah zoruyla, kimi zaman egemen kültürün de katkısıyla, kimi zaman da yasal düzenlemelerle sürmüş atmış yaşadıkları, bu yaşanası kentten. Buna bağlı olarak da adı sürekli değişmiş. MÖ 6. yüzyıldan başlayarak Persler, Atinalılar, Ispartalılar, Attika Birliği, Romalılar gelmiş geçmiş. Milattan sonraysa Roma işgali vardır; Avarlar, Sasaniler kuşatmış, Haçlı Seferleriyle ele geçirilmiş, en sonunda da 1453’te Osmanlılar fethetmiş. Her gelen bir öncekinin bütün güzelliklerini, mimari yapılarını, mabetlerini, biraz da unutturmak maksatlı yerle bir etmiş. Yazılı eserler bile yakılmış. Bir tarih böyle yok edilmiş işte. Osmanlı’nın da yakıp yıktığı var, ama birçoğunu, kendi ibadethanesine çevirerek yaşatması önemli bir ayrım.
Bu arada, unutulmaması gereken ise, her gelen kuvvetin, kültürün, bir öncekinin üzerine kendi kültürünü inşa etmesidir. Metro kazılarıyla İstanbul’un tarihinin bilinenden çok eskilere gitmesinin altında bu yatıyor; kimse öncekini, öncesini araştırmak istememiş, zaten izin de verilmemiş. (Anımsayanlarımız vardır; Kadıköy Altıyol’da, bugün “boğa” heykelinin olduğu yerde bir kazı başlatılmış, ama ana arter olduğu ve binaların yıkılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle üzerinin kapatıldığını…)
Boğa deyince, İstanbul Boğazı’nın ya da genel adıyla Bosphorus’un adının bir boğadan (ya da inek) geldiğini biliyorsunuzdur muhakkak. Mitolojik ayrıntısı ilginç.
Tarih neden tarihçilere bırakılamaz?
Aris Abacı, “dünyanın hiçbir yerinde şu ya da bu kimliğin inşası ve korunmasıyla ilişkili olmayan tarih yazımı yoktur” diyor. Bundan sonrası açık değil mi: “Tarih aslında tarihçilere bırakılamayacak kadar önemli bir şeydir!” İstanbul’u sadece etnik kökenleriyle tanımlamak mümkün değildir. Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler, kendi dinlerinin gerektirdiklerini yerine getirmişler çağlar boyunca, tabii, diğer (var olan veya olmayan) dinler gibi… Dinlerin etkisinin azımsanması kimseye yarar sağlamayacağı gibi bakış açımızı da daraltır. Oysa şehrin adı bile dinle bağlantılı değişmiş egemenler gelip geçtikçe…
Çok kültürlülük…
İstanbul, ne Hristiyanların (Ortodoks) ne Müslümanların (Sunni) sembolü olarak görülemez sadece… Hepsinin birlikte, bir arada, katmanların altında kalıp da çıkarılmasa da bütün medeniyetlerin, kültürlerin belki de “şehir” anlamında tek şehridir. Paleolitik, Neolitik, Grek, Roma, Bizans, Osmanlı ve Türk tabakalar bize bunu kanıtlıyor.
İstanbul, tarih boyunca çoklu kimliklerin kenti olmuştur. Dilsel, dinsel, etnik, sınıfsal, ideolojik, siyasal ve kültürel kimliklerin ve hepsinin birlikte yarattığı karşıtlıkların, gerilimlerin, çatışmaların alanı olan İstanbul, anlıyoruz ki, göçlerle oluşmuş. Tabii ki, er ya da geç, her tabaka kendi yarattığı tabakanın hesabını verecektir -tıpkı yıktıklarının da vereceği gibi.
Aidiyetsizliğin Başkenti İstanbul
Aris Abacı
Tarih
Belge Yayınları, 2025, 110 s.








Korkut Akın✒️🖊️kalemine sağlık 🎬🙏🏻