“Benim için en tatlı şey özgürlüktür. Fakat öyle bir özgürlük ki, beni başkalarına değil, kendime bağlar. Ruhumun kendi üstünde bir egemenliği olmalı; düşüncelerimi, arzularımı, korkularımı istediğim gibi yönetebilmeliyim. Bana göre insanın kendi iç dünyasında serbest olabilmesi, dışarıdaki bütün özgürlük biçimlerinden daha değerlidir. Zincirler kimi zaman görünmezdir; insan, başkalarının yargılarına, alışkanlıklarına, hırslarına bağlanarak da esir olur. Oysa gerçek özgürlük, insanın kendisini yönlendirebilme kudretindedir; başkalarının ne düşündüğüne göre değil, kendi vicdanının sesine göre yaşayabilmesindedir.”
16. yüzyıl… Avrupa aklın yeniden doğuşuyla sarsılıyordu. Rönesans’ın ateşi yüzyılların karanlığını eritiyor, insan zihni zincirlerinden kurtuluyordu. Fakat bu aydınlanma sonsuz değildi. Kralların tahtı, kilisenin otoritesi, inançların keskin kılıçları… Kardeş kardeşi, komşu komşuyu öldürüyor, Fransa’nın toprakları Katolikler ile Protestanların acımasız savaşlarına sahne oluyordu. İşte böyle bir çağda bir düşünür, kalabalığın ortasında değil, sessizliğin içinde insanı anlamaya koyuldu: Michel de Montaigne
1533 yılında Bordeaux yakınlarında doğdu. Soylu bir ailede büyüdü ama iç dünyası hiçbir zaman soylulukla övünmedi. Babası Pierre Eyquem, oğlunu alışılmış eğitim kalıplarına hapsetmedi. Kulağına sabahları Latince ninniler fısıldandı, ruhuna özgür düşünce işlendi. Küçük yaşta öğrenmeye değil, sorgulamaya yönlendirildi. İşte bu yüzden Montaigne’nin bilgeliği kütüphanelerin tozundan değil, hayatın kendisinden doğdu.
Gençliğinde hukuk okudu, devlet görevlerinde bulundu. Bordeaux Belediye Başkanlığı yaptı. Ancak savaşın, entrikanın, ikiyüzlülüğün iç yüzünü gördükçe dünyanın gürültüsünden uzaklaşma isteği büyüdü. Sonunda 1571’de tüm görevleri bırakıp kendi şatosundaki kuleye çekildi. O kule, yalnız bir adamın inzivası değil, düşüncenin sığınağıydı. Duvarlarına kendi elleriyle antik filozoflardan alıntılar yazdı. Ve orada elini eteğini çekmiş gibi görünse de aslında insanlığın kalbine en yakın yerdeydi.
Montaigne için yazmak bir görev değil, bir ihtiyaçtı. O, Denemeler’inde ne bir sistem kurdu ne de bir doktrin yarattı. Sadece insanın kırılganlığını, korkularını, mutluluğunu ve çelişkilerini anlattı. Ve bunu öyle içten, öyle samimi bir dille yaptı ki, her okuyucu kendi hayatından bir sayfa buldu o satırlarda. Çünkü Montaigne’nin en büyük keşfi şuydu: “İNSANI ANLAMAK, DÜNYAYI ANLAMAKTIR.”
O, bilginin kibirli yüzüne karşı alçakgönüllü bir bilgelik sundu. “Herkes önüne bakar, ben içime bakarım: Benim işim gücüm kendimledir. Hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir: hep kendinin ötesine gitmek sevdasındadır.”
“Bilmiyorum,” derken aslında bilmenin en dürüst hâlini savundu. Ona göre insanın en tehlikeli yanı cehaleti değil, kendini her şeyi bilen sanmasıydı. Bu yüzden Montaigne şüpheyi bir zayıflık değil, bir erdem olarak gördü. Her
cümlesiyle bize düşünmenin cesaretini, sorgulamanın güzelliğini hatırlattı.
Montaigne’nin dili sade ama inceliklidir. Kelimeleri süs değil, doğruluk için kullanır. Ne bir filozofun soğuk aklıyla ne de bir şairin duygusal taşkınlığıyla yazar. Onun kalemi kalpten çıkar ama zihne dokunur. Onu okudukça insan,
kendisiyle konuşuyormuş hissine kapılır. Bu yüzden Denemeler bir kitap olmaktan çok bir aynadır. O aynaya bakan herkes yüzünü değil, ruhunu görür.
“Bre zavallı insan, az mı derdin var ki kendine yeni dertler uyduruyorsun!? Az mı kötü haldesin ki bir de kendi kendini kötülemeye özeniyorsun!? ne diye çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun!? İçinde ve dışında zaten o kadar çirkinlikler var ki, ne diye çirkinlikler yaratmaya çalışıyorsun!? O kadar rahat mısın ki rahatının yarısı sana batıyor!?”
Rönesans düşüncesinin merkezinde insan vardır, ancak Montaigne bu insanı idealize etmez. Ona göre insan hem bilgedir hem kusurlu, hem güçlüdür hem de zayıf. Montaigne insanı yüceltmez, anlar. Ve anlamanın en saf hâli, yargılamadan dinlemektir. Bu yüzden onun sayfalarında yargı yoktur; sadece derin bir merak, sakin bir kabulleniş vardır.
Montaigne’in çağdaşı olan yazarlar hâlâ insanın Tanrı’ya nasıl yaklaşması gerektiğini tartışırken o, insanın kendisine nasıl yaklaşması gerektiğini sordu. Bu yönüyle modern düşüncenin temellerini attı. Descartes’in aklı, Rousseau’nun iç sesi, Pascal’ın sorgulayışı, hepsi Montaigne’in açtığı yolda yürüdü. Onun denemeleri felsefenin duvarlarını kırdı ve düşünceyi halka, insana, kalbe taşıdı.
Bugün Montaigne’i okurken sanki yüzyıllar değil de sadece bir nefes mesafesi var aramızda. Sesi hâlâ sade, hâlâ güven verici: Dur biraz… Düşün… Kendine bak… Çünkü insanın en uzun yolculuğu kendine yaptığı yolculuktur. Ve bu yolculuğun güzelliği hâlâ aynı ışıkla parlar.
“Kendimi bilmek için başka kimseye ihtiyaç duymam. Kendi içimde, kendi deneyimlerimde, kendi hatalarımda ve zaaflarımda bütün bir evreni bulurum.”











Aydınlatıcı bilgiler ve felsefik düşüncemize yeni şeyler kattı