Tuner Tekin
Siyonist İsrail devletinin Gazze’de Filistin halkına karşı başlattığı kanlı savaş 4. ayına girdi. ABD başta olmak üzere dünyanın en güçlü emperyalist devletlerini arkasına almış bu zalim savaş makinesi 4 aydır yıkıyor, yakıyor, katliam yapıyor. İşlemediği suç, ayaklar altına almadığı insanlık değeri, çiğnemediği yasak kalmadı. Gazze’nin her yanı enkaza döndü, alt yapısı yok edildi, evler, hastaneler, camiler bombalandı, yıkıldı.
Kimi yetkililerinin belirtmekten geri durmadığı gibi İsrail’in hedefi açık; Gazze’de Filistinli bırakmamak, yürüttüğü katliam saldırılarından sağ kurtulanları topraklarından sürmek, tehcir etmek. Amaç Filistinlileri Gazze şeridinden bütünüyle çıkarmak, bunu yapamadığı taktirde onları güneyde daracık bir alana hapsetmek.
Bu soykırım amaçlı kasaplığa karşı zamanla kayıtsızlaşıyor, hissizleşiyoruz. Öfke bir yana ilgi uyandırmakta bile başarısız olmaya başlayan bir vahşet tablosu karşısındayız sanki. Picasso’nun faşist yıkıma karşı acı ve ıstırap çığlığı olan Guernica tablosunun evlerde bir duvar süsüne dönüşmesi gibi İsrail katliamı da alıştığımız bir vahşete dönüştü.
Emperyalist alçaklar güdümlerindeki medya eliyle bu zifiri karanlık tablosunu kaçınılmaz kötülük olarak sunup meşrulaştırmaya çalışıyor. “Biz doğru şeyler yapmıyoruz tamam ama tüm bunlar karşımızdaki korkunç gücü bitirmek için katlanılması gereken kötülükler” diyorlar.
İsrail kanlı bir katliamcı olabilir ama yine de bir demokrasi, bebekleri, çocukları, kadınları öldürüyor ama onları en azından kesmiyor; son teknoloji ürünü bombalarla yok ediyor ama en azından “vahşi” biçimde elleriyle, palalarıyla değil. Bu rezil algı mühendisliği çabası İsrail’in ırkçı-faşist yöneticilerinin pervasız açıklamaları ile zora düştüğü için Amerika Netanyahu’yu uyarmak zorunda kalıyor. Kabinendeki ırkçı, faşistler niyeti bu kadar açık etmesin diye. Emperyalist haydut başı beslemesi İsrail’e “işini sessiz sedasız yap” diye “ayar” veriyor.
Bu yazının yazıldığı saatlerde Amerika ve İngiltere Yemen’de Husiler’e ait tesislere saldırı düzenledi. Gerekçe Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğünü muhafaza etmek olarak açıklandı. Filistin halkının yaşama özgürlüğüne karşı katliamcı bir kayıtsızlık içinde olan devletlerin bu mide bulandırıcı riyakarlığı, dünyaya satacakları başka bir “özgürlük savunuculuğu konusu” kalmamasından. Ve tabi emperyalist kapitalizmin savunduğu tek özgürlüğün, karlarına kar katma, sömürüye devam etme özgürlüğü olmasından elbette.
Tam böylesi bir konjonktürde Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda İsrail aleyhine açtığı, Gazze’de soykırım suçu işlendiğine ilişkin şikayet davası görülmeye başlandı.
Davanın 1948 yılında oluşturulmuş apartheid rejiminden ancak 1994 yılında kurtulabilmiş Güney Afrika’nın şikayetiyle açılmış olması çarpıcı. Filistin Direnişi de haklı olarak İsrail tarafından apartheid’a maruz bırakıldığı iddiasında bulunuyor. Hiç kuşkusuz İsrail bir apartheid devleti. Bu Filistin halkına karşı ayrımcı yasa ve uygulamalarıyla sabit ama şu anki durum keşke vaziyet sadece bundan ibaret olsaydı denebilecek kadar daha kötü.
Güney Afrika’nın mahkemeye sunduğu iddianame, süreci ve İsrail’in niyetini bütün açıklığı ile ortaya konuyor. İddianamede dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek bölgelerinden biri olan Gazze’de İsrail ordusu tarafından sürdürülen bombalamalar sonucu, şu ana kadar çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 23 bin Filistinlinin öldüğü, en az 1 milyon 900 binden fazla Gazzelinin yerinden edildiği belirtiliyor.,
İsrail’in soykırım yaptığına ilişkin iddiaya kanıt olarak İsrailli yetkililerin yaptığı açıklamalar gösteriliyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, “Gidin, Amalek’e saldırın… Kimseyi bağışlamayın, erkekleri ve kadınları, bebekleri ve emziklileri aynı şekilde öldürün.” diyen İncil’deki bir pasaja atıfta bulunması, Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın, “Biz insansı hayvanlarla savaşıyoruz” demesi, Knesset başkan yardımcısı ve Dışişleri ve Güvenlik Komitesi üyesi Nissim Vaturi’nin: “Artık hepimizin tek bir ortak hedefi var: Gazze Şeridi’ni yeryüzünden silmek. İmkanı olmayanlar değiştirilecek.” ifadesinin yer aldığı yazısı ve kabinedeki aşırı sağcı İsrailli bakanlar Bezalel Smotrich ve Itamar Ben Gvir’in Gazze’den mümkün olduğunca çok sayıda Filistinliyi bölgeyi terk etmeye ikna etme zamanının geldiği bir “göç projesi” çağrısında bulunmaları gibi açıklamaları. Tüm bunlar İsrail’in soykırım yapma kararlılığını ortaya koyan örnekler olarak iddianameye konulmuş.
Mahkemeye sunulan raporun, “Gazze’de Filistinlilerin yaşamının yok edilmesi” başlıklı bölümünde, İsrail’in mahkemeleri, kütüphaneleri, üniversiteleri, müzeleri, tarihi yapıları, dini mekanları, okulları, kayıtların ve tarihi eserlerin bulunduğu binaları ve hatta mezarlıkları hedefli ve sistematik bir şekilde yok ettiğini belgeleniyor.
Raporda aynı zamanda İsrail’in “kuşatma ve abluka altındaki Filistin halkına temel gıda, su, ilaç, yakıt, barınak ve diğer insani yardımları” engellediği de belgeleniyor ve uzmanların “açlık ve susuzluğun neden olduğu sessiz, yavaş ölümler, şiddet içeren ölümleri geride bırakıyor.” uyarılarına gönderme yapılıyor.
Raporun ilerleyen bölümlerinde “Gazze’deki Filistinlilerin çoğu artık açlıktan ölüyor. ” belirlemesi yapılıyor ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından toplanan, “Gazze’deki nüfusun yüzde 93’ünün, yetersiz gıda ve yüksek düzeyde yetersiz beslenmeyle birlikte, kriz düzeyindeki açlıkla karşı karşıya olduğu” yönündeki kanıtlara yer veriliyor.
“Gazze’de her saat başı iki annenin öldürüldüğü tahmin ediliyor.” denilen raporda İsrail’in, tıbbi malzemeleri abluka altına alıp kasıtlı olarak “Filistinlilerin doğumlarını engellemeye yönelik önlemler” uyguladığına da yer veriliyor.
İsrail bütün bu suçlamaları reddederken, Amerikan yönetimi beklendiği gibi davaya ilişkin “soykırım teşkil eden herhangi bir eylem görmediğini” iddia etti.
Normal işleyen bir hukuk sisteminde bu raporun ortaya koyduğu gerçekler ışığında işlendiği açık olan soykırım suçunun faili İsrail, Amerika, İngiltere ve ortakları olan devletlerin yöneticileri ile suçu destekleyenlerin derhal tutuklanması gerekirdi. Ancak emperyalist kapitalist düzenin meşrulaştırıcı gücü olan mahkemelerden şu an itibariyle böyle bir tutum beklemek hayal elbette. Birleşmiş Milletler emperyalist hükümranlığın belirlenimi altında, tabiri caizse onun hınk deyicisi konumunda. Emperyalist çıkarlarla uyuşmayan kararların bir hükmü de yok. İsrail’in pek çok uygulamasına dönük bir çok BM kararının kağıtta kalması gibi. Ancak yine de Amerika’nın küresel hegemonyasında yaşanan aşınmanın tezahürü olarak da değerlendirilebilecek böylesi bir davanın açılması ve yaratacağı sonuçlar önemli.
Bu dava ile İsrail ve ortaklarının işlenen insanlık suçları bütünlüklü olarak ifşa edilirken, bunu yapan güçlerin antisemitizm kalkanı kullanılarak gayrı meşru ilan edilmesi girişimleri de büyük darbe yemiş oluyor. Bu dava aynı zamanda İsrail muhalefetinin elini de güçlendiriyor. Siyonist devletin soykırımcı saldırılarına karşı çıkan, onun emirlerine uymayı reddedenlerin vatan haini olarak damgalaması artık o kadar kolay olmayacak. Çünkü uluslararası hukuka göre soykırım söz konusu olduğunda “emirlere uymak” diye bir savunma olamaz.
En önemlisi emperyalist haydutların dünyanın dört bir yanına müdahale gerekçesi yaptıkları insan hakları ve demokrasi demagojilerinin ağır bir darbe yemesi. Dünyanın gözleri önünde işlenen suçlara karşı kayıtsız kalan, ötesi bunların birinci elden ortağı olan ve savunan güçlerin soft power’larının onulmaz yara alması. Bu barbarlık görüntüsünün yaratıcılarının ardına gizlenebilecekleri bir maske kalmadı. Ama bu onları suç işlemekten geri tutmayacak elbette. Ezilen dünya halklarının, işçilerin emekçilerin yumruğunu yemeden durmayacaklar. Emperyalist haydutlar ve işbirlikçileri için o kahredici an geldiğinde insanlık derin bir oh çekecek, umutla eşit ve özgür geleceğe doğru yürüyecek.












