Korkut Akın
Edebiyatın oluşturduğu dünyayı en çok öykülerde bulabiliriz, kendi düşleriniz için. Erden Kıral, “Aynadan Yansıyan Hatıralar” anılarında, “Ben düzenli olarak öykü kitaplarını okurum. Kanımca öykü, sinema sanatına romandan daha yatkındır. Roman sayıyla, öykü ise nakavtla kazanır” diyor. İşte, en tam da o nedenle, sizi yeni dünyalara taşıyacak öyküdür; muhakkak ki, romanla da açarsınız kapıları, ama öykünün ferahlığını bulamayacaksınızdır.
Kim bilir, belki de ben sinemacılıktan geldiğim için (ya da daha doğru bir nitelemeyle, düş dünyasında yaşadığım için) öykü çok daha yakın geliyor. Sahi, size de olur mu, yazarın bıraktığı yerden taşır mısınız öyküyü ve kahramanını daha da ilerilere (zorluklara, güzelliklere, yanınıza…)?
Yazmak yaşamaktır…
Her ne kadar bir bilgi yer almıyorsa da kitapta, bir yazı atölyesi ya da grup çalışmasıyla bir araya getirilmiş öyküler olduğunu düşündüm, nedense. Birincisi, her bir öykünün altında, o öykünün kahramanı (tabii ki, adı üstünde, İstanbul) tanıtılıyor. İkincisi, her öykücü dersine çalışmış, tarihini araştırmış, öyküsünü ona göre kurmuş, karakterleri ona göre yaratmış ve gözler önüne sermiş. Sinemayla girdik ya söze, her öykü, her satırında canlanıyor gözünüzün önünde, hem de capcanlı.
Derleyen Elvan Arpacık, İstanbul’un her taşının altından tarih çıktığını vurguluyor “sunuş”unda. Öyle güzel özetlemiş ki, bu kültürler beşiği, medeniyetler kavşağı kadim kenti… Günümüzde o değerlerin (yapıdan insana, doğadan uçana kaçana…) yitirilmesini “toplumsal şizofreni” olarak niteliyor ve ekliyor: “İstanbul’un mekân, semt ve simgesel anlam taşıyan sanat yapıtlarına odaklanan öyküler, bellek izlerine dönme ve gerçeğin peşine düşme çabası içinde, elimizden kayıp giden kentin son çığlıklarını edebiyat aracılığıyla kayda geçiriyor.”
Elvan Arpacık, Hüseyin Karagöz, Yasemin Pforr, Hediye Nar, Billur Akgün, Canan Kuzuloğlu, Meltem Uzunkaya, Zeki Paralı, Nurdan Atay, Sultan Deliklitaş, Nezir Suyugül, Arif Kâmil Olgun, Dilek Yılmaz, Seçil Örnek ve Nalan Barbarosoğlu, daha düne kadar yaşadığımız ama artık (bizden sonrakilerin asla) göremeyeceği, duyamayacağı, tadamayacağı, dokunamayacağı, koklayamayacağı İstanbul’u aynı tat, aynı koku, aynı duygu ile aktarıyor.
Tükettik!
Bir öyküde, “İnsan taştan dayanıklıdır” atasözü geçiyor. Bir bakıma doğru… taşları yok ettik, ama insan duruyor. Diğer bakımdansa duran(!) insanı da değiştirdik. Sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel (daha aklınıza gelen her açıdan) yere yatırdık, hatta (“alçaklığın da bir seviyesi var”) çukura gömdük. Öyküleri yazan arkadaşlar, besbelli iyi çalışmış, kendilerini iyi vermiş, iyi odaklanmışlar yazdıklarına; kaybettirilen güzellikleri belleklerimizde yaşatmak için… Değil mi ki, “kapitalizm gölgesinden yararlanmayacağı ağacı keser”, bizde de betona, beton grisine boğulmadan kalkmaz tepemizde oturanlar. İyi ve doğru yapılanlar o kadar az ki, insan üzülüyor, yerine bir daha konamayacağı için.
Arkadaşlarımızı bir kez daha kutluyorum, aynı özen ve benimsemeyle yeni kitaplarıyla buluşacağımıza inanıyorum.
İstanbul Ayaklar Altında
Derleyen Elvan Arpacık
Öyküler
PND Kitap, 2024, 170 s








Bu kitap mutlaka okunmalı emeği geçen herkesi kutluyorum selam ve sevgilerimle 🙋🏼♀️
Henuz okumadim kitabi; az evvel siparis verdim. Kitabin tanitim yazisi, bu yazi ve Istanbul’un sadece adinin bile cazibesi davetkar.
Istanbul’da 25 yil yasadim. Ben de muhakkak ki tükettim biraz; biraz da tükendim; her sey karsilikli olsa da; Istanbul hep özleniyor. Sadece adı yetiyor sevmek icin hele uzagina düsünce…
Istanbul’a dair boyle guzel yazi, hikayelerle Istanbul’da yasamaya devam ediyorum.
Kaleminize saglik.