Bu topraklarda her zaman tuhaf şeyler olur. Alıştık artık buna. Örneğin işçi sınıfından bahseden bir sınıf partisi 19 Mayıs kutlar mesela. Örneğin adında ‘’komünist’’ ibaresi bulunan bir parti, tek bir sınıf eksenli siyaset üretmezken, 16’ları katleden, komünistleri en ağır koşulda hapse attan, 1927 tevkifatlarıyla, derdest eden birini ilerici ve kurtarıcı olarak ideolojik yelpazesinin içine katar. Ya da Leninist olan bir parti ya da teşkilat, Lenin’in ‘’Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’’ ile ilgili, bu hakkı Kürtlerde ve hatta Filistinlilerde görmez. Ve yine bu ülkede kendine solcu diyen bazı kesimler, sırf AKP’ye oy verdi diye ona oy veren işçileri ‘’makarnacı’’ olarak ilan ederler.
Yine bu solcu abiler, 15-16 Haziran büyük işçi direnişini yapan sınıfın o dönemin AP’sine oy verdiğini, oruç tuttuğunu hatta bazılarının tüm dini, vecibelerini yerine getirdiğini, bilmek veya görmek istemez. Hayallerini nasıl bir işçi sınıfı süslüyorsa artık? Olmazsa bu abilere, Latin Amerika’dan bir halk ithal edelim.
İşte böylesi tuhaf bir ideolojik ve politik çöküntüyle kuşatılmış olan küçük burjuvazi, İzmir greviyle kendinden geçti hem bugüne kadarki kendi duruşunu hem de işçi sınıfını bir sınıf olarak inkâr etti. Yetmedi, deyim yerindeyse çıldırdı. Öyle ya nasıl olurdu da bir CHP belediyesine karşı işçiler grev yapabilirdi. (Olayın en ilginç tarafı ise bu bayların arasında öyle kişiler tanıyorum ki bunların içinde hararetle, ‘’sosyalizmde mutlaka işçi sendikaların olması gerektiğini’’ savunanlar var. Tersten bakınca CHP’ye karşı grev yapmak bozgunculuk oluyorken, işçi sınıfı iktidarı demek olan sosyalizmde grev yapmak serbest oluyor bu tuhaf ucubeleşmiş bakış açısında. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor.)
Bu arkadaşlar çoğu zaman zaten elmayla armudu karıştırıyorlardı ve biz bunu biliyorduk. Ancak bu sefer karıştırdıkları şeyin örneklemi daha farklı. Çünkü bu sefer elmayla meyveyi karıştırıyorlar. Şüphesiz elma bir meyvedir ama meyve bir elma değildir. Açalım.
Grev bir partiye karşı yapılmıyor. Grev yapanların çoğu zaten o partiye oy veren kesim. Grev halka karşı da yapılmıyor. Çünkü grevi yapanlar işçilerdir ve onlar da halk denen kategorinin parçasıdır. Grev AKP’ye destek için de yapılmıyor. Eşit işe eşit ücret istemek için yapılıyor. Kendi partisinin başkanı hedefimiz işçi maaşlarını en az yoksulluk seviyesine yükseltmek diyor, grevi kötüleyenler, söz konusu partinin Genel Başkanı’nın konuşmalarını da bilmek istemiyor. Grev en basit bir hak arama eylemidir. Sınıfın karşısında olmak sınıfa karşı durmaktır. Çöp toplama eylemi de bu anlamda tıpkı grevdeki bir fabrikaya dışardan işçi getirmekte olduğu gibi grev kırıcılığıdır. Burada karşı karşıya olan AKP ile CHP değildir.
Bir örnekle devam edelim. Mesela öznel olarak bir patronun sosyalist olması, onun nesnel olarak, kapitalist olduğu gerçeğini değiştirmez. Kendisi sosyalist dahi olsa üretim sürecindeki rolü burjuva olmaktır ve bir burjuva olarak kendisinin yani ait olduğu sınıfın çıkarlarını korumaktır. Onun kişisel olarak sosyalist düşünceye yakın olması, işçilere mutlak değil sadece göreli bir rahatlık sağlasa da o işletme varlığına devam etmek istiyorsa artı değere el koymak zorundadır. Aksi halde batar. Bu anlamda ütopik sosyalizmle, bilimsel sosyalizmin arasındaki farkı kavramak önemlidir. Üstelik ne CHP sosyalist bir partidir ne de İzmir Belediye Başkanı bir sosyalisttir. Aksine bu kişi CHP’de olabilecek en sağ kısmı temsil ediyor. Kendisi bulunduğu yer konumuyla da patrondur.
Masaya istese de istemese de patron olarak oturmak zorundadır. Ve grev, ‘’patrona’’ karşı yapılıyor (kimileri bu kavramı ‘’işveren’’ olarak kullanıyor. Son derece liberal bir kavramlaştırmadır. Patrondan ‘’iş sağlayan’’ ülkede yaygın algısıyla ‘’ekmek veren’’ gibi bir kavramlaştırmayla bahsediliyor. Görevi ve niteliği gizleniyor böylece. Yani ‘’şeyin’’ adı değiştirilerek, olgu tahrip ediliyor ve algısı de değiştirilmiş oluyor). Yani sen elmaya meyve deyince veya meyveye elma dedin diye, meyvenin tanımı değiştirmiş oluyorsun algısal olarak. Ama nesnel olarak, sen dedin diye, meyve eşittir elma olmaz. Sadece zihinlerde bir kavram karartması yaratır düşünce sistemini bozabilirsin. Ama sonuç olarak, Elma ancak meyve kavramının sadece tikel bir nesnesi olabilir. Tıpkı meyvenin de elma ve benzer somut nesnelerin toplam ifadesinin, soyut genel adı olduğu gibi. (Kaldı ki başka bir bakış açısıyla elma da bir soyutlamadır. Hem bir nesneyi ifade etme açısından felsefi olarak bu böyledir, hem de elmalar dünyası pek çok farklı form ve nitelikte elmalar içerdiğinden bu böyledir. Şeylerin adını doğru koymadan doğru tanımlar yapamayız.)
Peki biz yine de bu ‘’çok bilen’’ abilerin bu savlarını gözden geçirerek bir haklılık payı var mı ona bakalım.
İşçi sınıfı çalışmalarıyla bilinen, sendikalarda eğitim görevleri olan Prof. Dr. Aziz Çelik hocamız, Birgün gazetesinde konuyu nasıl yorumluyor. ‘’Sosyalist literatürde grev işçi sınıfı için bir “okul” olarak tanımlanır. Ancak İzmir grevi sadece işçiler için değil, aralarında sosyal demokratların ve sosyalistlerin de olduğu farklı siyasal ve toplumsal kesimler için de bir okul oldu. Bir bölümü ne yazık ki grev okulunda sınıfta kaldı.’’ Doğrudur. Üzücüdür ki bu epeyce geniş bir kesimi kapsıyor.
Birgün gazetesindeki yazısında Prof. Dr. Aziz Çelik hocamız bakın ne diyor.
‘’Bu safsata ve çarpıtmalara sokaktaki muhalif yurttaş kadar çok sayıda solcu ve muhalif gazeteci ile “kanaat önderi” de alet oldu. İbret verici örnekler yaşandı. Grev sırasında ortalıkta dolaşan iddiaların büyük bir bölümünün asılsız olduğu ortaya çıktı. Ancak iş işten geçti ve adeta bir sosyal medya linçi yaşandı. “Sendika ücret beğenmiyor, AKP’li belediyelerde grev yapmıyor, AKP’nin hukuksuzluklarına karşı çıkmıyor” (…), “Kırklareli’nde sendika MHP’li belediye ile sıfır zamma imza attı (…) Oysa Kırklareli Belediyesi’nde sıfır zam söz konusu değildi. Sendika açıklama yaptı” (…)
(Bir başka iddia) “Sendikalı işçiler, belediye çalışanları İzmirli değil” şeklindeydi. Bu İzmirlilerle işçileri birbirine düşürmeyi hedefleyen ciddi bir tahrikti. İzmir de pek çok başka kent gibi ülkenin dört bir yanından göç alan bir metropoldü ve bu üstelik yeni bir şey değildi. Ancak bu “etnik mesele” bilerek kaşındı.’’ (…)
‘’Bir diğer çarpıtma sendikanın şube başkanının grev sırasında çöp toplayan İBB Başkanına ve İzmirlilere “zibidi” dediği çarpıtmasıydı. Şube başkanı, (…) Belediye yöneticileriyle birlikte çöp toplamaya gelen ve bu sırada genç bir kadına saldıran kişileri nitelemek için “zibidiler” diyor. Ancak bu söz bağlamından koparılarak “İzmirlilere zibidi dedi” demagojisine dönüştürüyor. (…)
(Yine) Sendikacıları sendikal pratikleri, uygulamaları ve tutumları yüzünden eleştirmekten doğal bir şey yok. Ancak “DİSK Bölge Temsilcisi AKP’ye oy çağrısı yaptı” demek büyük bir çarpıtma. Geçmişte siyasal bedeller ödemiş, İzmir’de toplumsal muhalefet eylemlerinin önünde yer alan, her seçimde CHP için çalışan, mevcut belediye başkanı dâhil önceki tüm belediye başkanları için seçim çalışması yapan, 19 Mart darbe süreci dâhil İzmir’de hükümet karşıtı eylemlerin en önünde yer alan bir sendikacıyı “AKP’ye oy çağrısı yaptı” demagojisiyle linç etmek büyük insafsızlık. Anlaşılan burada amaç bölge temsilcisinin söylemini çarpıtarak sendikayı küçük düşürmek ve grevi kırmak.’’
Yukarıdaki alıntıda parantez içindeki cümleler bana ait. Alıntılar bağlamından kopmaması için yapıldı. Aziz çelik hocamızın, Birgün gazetesindeki makalesindeki örnekler ve sınıftan yana koyduğu tavırla yaptığı analizler, bu ‘’çok bilen’’ ve çarpıtılmış gerçeklere sarılan abilere yanıt için yeterlidir sanırım. Ben başka bir noktaya vurgu yapacağımdan dolayı alıntıları bu soru ve cevaplarla sınırlandırıyorum.
Burada asıl sorulması gereken soru şu. Bunca kara propagandanın organize olarak bir elden yürütülmeden, yapılmış olması, eşyanın doğasına uygun mu? Şüphesiz hayır. Peki bu propagandayı hangi güç ya da hangi el yürüttü?
Muhtemelen bunun cevabı bir özne adı olmaktan çok nitelik adı olan ve devletin her türlü sürecinin bizzat öznesi olan Saray Rejimi’ni söylersek, yanılmış olmayız herhalde. Bu olaylar ve örnekler gösteriyor ki artık devletin, sendikacılığın olası bir denetlenememesi durumuna duyduğu korkuyla hiçbir biçimine tahammülü yok. Devletin tahammülsüzlüğünün nedenlerini ve aslında bunun neden bir devlet saldırısı olduğunu açalım.
Birincisi; Sendikaları İtibarsızlaştırarak, kitlelerin sendikaların takipçileri ve desteği olma, işçilerin sendika üyesi olma olasılığını bitiriyor. (Ki bu itibarsızlaşma konusunda sendikaların kendileri de zaten ellerinden geleni yapıyor. DİSK’in en son Taksim yerine, Saray Rejim’inin onayladığı Kadıköy hamlesi, önceki 1 Mayıs’ta Saraçhane’de kitleyi terk etmesi, bunun en somut örneğidir. Buraya küçük bir not daha düşelim. Sendikalardan koparak, yönetimlerini ister ‘’sendika ağası’’ deyin ister ‘’sendika mafyası deyin, sınıfın çıkarlarını savunmayan, sınıfına ihanet edenlere bırakarak bu işleri çözemeyiz. Bunlarla gerçek bir mücadeleye girişmek ve kazanmak, kuru söylemlerle değil, sınıf içinde örgütlenmeyle mümkündür. İçinden geçtiğimiz dönem, bunun bütün olanaklarını içermektedir.)
İkincisi; İzmir’in ulusalcı yönünü kaşıyarak hem halklar düşmanlığını örgütlüyor hem de sınıfı etnisitelerle tarif edip, ötekilere ayırıp ırkçı bir algı oluşturarak, kitlelerin sınıfa, sınıf olarak bakmasının önüne geçiyor ve sınıf bilincini karartıyor.
Üçüncüsü; her grev, toplumsal dinamizmi tetikler ve toplumun tüm kesimlerine bilinç taşır. Bu benim iddiam değil. Sosyolojik olarak da bu zaten böyledir. Bilmemek kusuru örtmüyor. İşte İzmir grevi de CHP’li belediyeye karşı yapılmış olsa da tüm belediyelere ve hatta fabrikalara ve geniş emekçi kesimlere istese de istemese de bir bilinç taşıyacaktı. Bu kendi istemlerinin dışında bir nesnel durumdur. Bu taşınan bilinç, her yerde kendi özgün dinamikleriyle su üzerine çıkacaktı ve tarihsel rolünü oynayacaktı. Saray Rejiminin de yardımıyla (rejim sanıldığının aksine grevi desteklemedi, grevi AKP/CHP çekişmesine indirgeyerek devletin asıl istediği itibarsızlaştırma oyununun kolaylaştırıcısı oldu. Sözcülüğünü de Erdoğan’a yaptırdı. Bu süreçte ise Özgür Özel, sanırım kendisini bir siyasi figür olarak var eden Soma sürecinin de etkisi ile bu tip toplara sağdan girmedi. Öyle ya ‘’bir şeyi kim var edebiliyorsa, aynı zamanda yok da edebilir’’
Dördüncüsü; Kitlelerin zihninde sandık ve seçmen kültürünü derinleştirerek, sokağa çıkmanın gücünü minimalize ediyordu. Üretimden gelen bir güce yabancılaşmış sol, sokağın gücüne de yabancılaşacaktır. Sosyal Psikolojinin kuralıdır.
Beşincisi; bir önceki maddenin bağlamından hareketle, birey kendi gücüne değil, siyasi yelpazenin çıkarları doğrultusundaki kazanımlara güvenmeyi öğrenmiş, sınıftan koparak, AKP karşıtlığı üzerinden zihninde, CHP’yi sınıfsal bağlamından ve tarihsel rolünden koparmış böylece sandıktan umut bekleyen, İşçi sınıfının özne rolünü ve kendini inkar eden bir seçmen sürüsünün parçası yapmıştır.
Altıncısı; En önemli öğrenme süreçlerinden ikincisi olan (birincisi eylem yapmaktır) eylemle bilinç taşımanın, önünü kesmiş oluyor. Artık CHP’ye karşı greve çıkmak isteyen her işçi ve işçi sendikası bu operasyonun etkisi altındadır. Artık AKP’ye karşı (sendikasına rağmen) greve çıkacak ya da direnişe geçecek bir mütedeyyin işçi de hain suçlamasının ötekileştirici baskısı altındadır. Yine tüm sektörlerdeki direniş ve grevlere etki etmek için düzenlenmiş bir operasyondur bu ve yine de aşılması mümkündür. Bu da sınıfın, devrimcilerin, devrimci sendikaların, daha ileri eylemlilikleri örgütlemesiyle mümkün olacaktır.
Sonuç olarak, yukarıdaki maddelerin ışığında, Küçük burjuva ideolojisinin bu olaydaki tutumunun anlamını tanımlarsak; devletin kurduğu oyuna gelip, kendisine uzatılan zehirli yemi yiyen Küçük burjuvazi, tüm ulusalcı ve CHP korumacı tavrıyla, kendisinin de aslında mücadelede yani sınıf mücadelesinde, işçi sınıfından yana bir rolü olabileceğini unutmuş, sınıfı ihanetle suçlamış, sınıfa karşı her türlü gerici argümana sarılmış ve böylece hem kendini hem de işçi sınıfının rolünü inkar etmiş oluyordu, diyebiliriz.
Tarihte yapılmış bir şey yapılmamış sayılmaz. Birileri onu ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, ne kadar bağlamından koparmaya çabalarsa çabalasın, ne kadar çarpıtırsa çarpıtsın, tarihte olan hiç bir şey, olmamış sayılamaz. Nasıl ki Gezi’nin ruhu; Rejimin olanca baskısına, kriminalleştirmesine, itibarsızlaştırma çabasına rağmen yıllar sonra, 19 Mart eylemleriyle kendini gösterdiyse, bu grev de toplumsal hafızalarda ve bireylerin zihinlerde de ‘’eşit işe eşit ücret’’ fikrinin ve ‘’en az yoksulluk sınırında ücret’’ talebinin fitilini ateşleme eğilimlerini örgütleyecektir. Her ne kadar bunlar ekonomik talepler olarak duruyorsa da içinden geçtiğimiz dönem itibarı ile siyasallaşmanın da kapılarını açacak özgün bir içeriği, bağrında taşıyor. Yeter ki bizim bu konuda doğru eylem hatlarını, sınıfla temasları ve ajitasyon propaganda hatlarını örgütleyelim.












