Kadın, Şiir ve Dünya dedi Müjde Paralı Van Gorp

Söyleşi: Mazlum Çetinkaya

Kadının yazgısı her yerde çok yaralı. Yaşadığım ülkeyle, doğup büyüdüğüm ülke arasındaki farklar çok keskin. Türkiye’de kadına ‘bahşedilmiş’ özgürlükle buradaki “olağan” özgürlük aynı değil. Türkiye’de kadın olarak hem hayatta kalmak için hem yazım dünyasında yer alabilmek için ‘ince topuklu ayakkabılarınızla’ eril dünyayı delik deşik edip, sonra da yalınayak o dünyada var olabilmeniz gerekiyor.

Sizi sizden dinlesek ve şunlarla söze başlasak; “kadın, şair ve dünya” deseydik ardından da sorsak, Müjde Paralı Van Gorp kimdir?

 İlk soru zor bir soru. İnsan kendini nasıl tanımlasın? Özellikle sanatla uğraşan herkes zaten bu cevabın peşinde değil mi? Ama yine de neyse ki “kadın, şair ve dünya” olarak sınırlandırmışsınız sorunuzu. Dünyaya kadın olarak gelmişliğim lanet mi, büyü mü bilemiyorum. İkisi arasında gelip gelip gidiyorum. Hayatın içinde var olmaktan, her sabah uyanmaktan çok mutlu olan, etrafımdaki en küçük detayla ömrüme bayram sofraları kuran biri olarak Müjde Paralı Van Gorp hayattan keyif alan biri. Tabii hayatı ne ile tanımlıyoruz? Bu önemli. Benim küçük hayatımda her şey yolunda. Burada sorun yok. Yani en azından ölümcül sorunlar yok. Sorun buradan çıkıp sokağa, şehre, uzağa, dünyaya baktığımda başlıyor. Müjde dünyanın toprağını durmadan eşeleyen biri. Henüz bir hazineye rastlamadım. Ama oymalı tahta bir sandık buldum. Şiir sandığa, sandık şiire karıştı ve ardımda kaldı dünya. Sandığın sustuğunu, ona sığmayanı yazıyorum. Yazmaya çalışıyorum demeliyim çünkü sandık bir ustadan kalma.

Dünya ahların, ahlatların, ahmakların, gözyaşının ve felaketlerin zamanı sanki… Herkes, her şair kendisini ayrıldığı ağaca asmaz. Yazdıklarınızdan, genel anlamda, bir vitrinden yere düşen bir bardağın kırıldığı sesi duydum sanki. Şiirinizde bu anlamda bir övgüden çok, kırılmaların sesi var. Ne dersiniz?

Kesinlikle. İnandığım yeryüzünün, ayaklarımı bastığım zeminin ne kadar kaygan olduğunu fark ettiğimde; içine doğduğum dünyanın duvarları çatlamaya başladı ya da ben çatlakları görmeye başladım. Ta anneanne evlerinin vitrinli zamanlarında, kadınların özenle camlı vitrinlerine, el emeği dantel örtülerle yerleştirdiklerini, ancak misafirlere sunulan o tabak, bardakların; öfkeli adamların sesiyle, onların odaların başköşesine pof diye çöken eril varoluşlarıyla nasıl kırıp döktüklerini bildiğimden, ninelerimizden bana kalanı kendi ellerimle kırmayı tercih ettim. Bu bana (kadınlara) öğretilen öğretiye bir başkaldırıydı. Aynı zamanda da benim kıyamadığım vitrin madem yerle bir olacaksa bu işi ben yaparım isyanı… Evet, ilk şiir kitabımda isyandan öte “kırılmanın” sesi var. Duyulduysa ne iyi. Cam kırıklarını herkes, bir zahmet, toplasın azar azar. Biz kadınlar çok yorulduk ellerimizdeki kanı emmekten. Dünya çok ağır bir yer. Bu ağırlığı kalbiyle ölçen biri içinse kendini ayrıldığı ağaca asmaktan başka bir umut kalmıyor geriye. Hiç değilse rengârenk bir bez parçası olarak dilek ağacında rüzârla oynaşmak çok da masum bir arzu aslında.

 İlk kitabınız Kanguru Yayınları’ndan yayımlandı, “Katlı Kapı” diye. Bu kitabınızın hikâyesini kendinizi de katarak bize anlatır mısınız? Kitabın ismi neden Katlı Kapı, buradan başlayalım dilerseniz…

İlk kitap çok sancılı bir süreç, bilirsiniz. Birikmiş çok sözünüz vardır, hepsini bir çırpıda söylemek, içinizdeki deltadan kurtulmak istersiniz ama ayıklama vaktidir. “Eksiltilmemiş metin eksik metindir.” Yazarken önünüzde açılan kapıları tek tek kapatma, o kapılardan sızanı ayıklama vakti. Öykünün beşiğinden geliyorum. Öyküyle büyüdüm. Olay öyküleri değil, durum öyküleri yazdım. Sonra ansızın bir kapının dışına çıktım. Dışında kaldım, öylece… Katlı Kapı’nın dışında. Öykü beni çırılçıplak sokağa attı. Anlaşılanın aksine bir kapının önü değil, ardı orası, Katlı Kapı yani. Ben orada kapıların ardını yazdım. Yazdıkça kapattığım kapılar vardı. Katlayıp katlayıp, kat yerlerine kurumuş lavantalar koyduğum çarşaflar gibi. Şimdi içim rahat. Bildiğim bütün kapıları lavantalayıp kaldırdım. Ama okuyucu kapıların ardını bilmek için önce onların önünde duracak. İsteyen buyursun girsin içeri.

 Katlı Kapı’da “ah, perde, anne, doğum, yol, yastık, taş” gibi öne çıkan sözcüklere bakınca sanki kitabınızı Belçika’da değil de Ağrı’da yazmışsınız, ‘bir kış gecesi yolculuğu’ gibi. Kendi yurdunuzdan uzak yaşamak ve ardınızda bıraktıklarınızı yazmak nasıl bir duygu?

İnsan yer, mekân ve ülke değiştirince; ayağının altındaki toprağı daha iyi anlıyor. Kök salmak, köklere sahip olmak ve onlardan ayrılmak  garip bir süreç. Hem özgürlük hem hasret. “Ah” buradan çıkıyor. Evet sözünü ettiğiniz metaforlar sıkça karşımıza çıkıyor şiirlerimde. Belki de eteğimdeki taşları dökme arzusu. Ömrünüzdeki taşlarla uzun yol gitmek sancılı. Taşlardan ayıklanmak gerekiyor ama öyle de güzel ki taş kadar ağır olmak yerinde. Annelik taş gibi mesela. Kıpırdamaz yerinden. Bir kere anne olduysanız hep anne olursunuz. Anne olmak için doğurmak gerekmiyor. Çok evrensel bir duygu. Şikâyetçi değilim ama bana bundan fazlası lazımdı. O yüzden yol açtım ömrüme. Ama ardımda bıraktığımı saydığım her şey benimle beraber buraya geldi. Yani Belçika ya da Türkiye’de herhangi bir dağın başı…

 İnsan gözünü kapatınca nerede olmak isterse orada. Ben çoğunca gözlerim kapalı yaşıyorum hayatı. Çünkü gördüklerim çok ağır. Baktıklarımı da kendim seçiyorum. Bununla beraber insan hallerini bugünkü modern dünyadan sıyırarak, ilkel haliyle görüp yazmayı denedim. Ama toplumsal yargılar, sorumluluklar yine de sızdı şiire. ‘Mağara’, ‘taş’ ‘doğum’… Burada sesini en çok duyduğum kadını henüz ne giydirdim ne de onu bir plazanın yirminci katına koydum. Bir gün kalabalık ve büyük şehirleri yazmayı çok istiyorum. Başımın üzerinde üst kattaki odaları pıtır pıtır dolaşan terlikleri, televizyonun sesini çok açan yan komşunun yalnızlığını, Özcan’ın fesleğenler kadar kıvırcık saçlarını, günlerdir pencereleri kapalı duran alt kattaki incecik bir kadının Ankara’ya yola çıkışını, o yolculuğu, otobüs biletini, Ankara Garajı’nda onu karşılayan çok esmer adamı, o adamın tenindeki kokuyu… Tazecik simit ve yağmur kokulu sabahı… Çünkü ben en çok buraları ardımda bırakıp, kuzey Avrupa’nın sessiz kırsalına yerleştim. Taştan ağır evlere…

 “ne çok ayrılık kadın / her gidenin ardından suyla dökülmüş yola…”  diye iki dizeniz var Taş Daha Ağır Değil Evden şiirinde. Kadın ve özgürlük bağlamından bakacak olursak, sizce çağımız kadını, şiirin ve hayatın neresinde yer alıyor? 

 Kadının yazgısı her yerde çok yaralı. Yaşadığım ülkeyle, doğup büyüdüğüm ülke arasındaki farklar çok keskin. Türkiye’de kadına ‘bahşedilmiş’ özgürlükle buradaki “olağan” özgürlük aynı değil. Türkiye’de kadın olarak hem hayatta kalmak için hem yazım dünyasında yer alabilmek için ‘ince topuklu ayakkabılarınızla’ eril dünyayı delik deşik edip, sonra da yalınayak o dünyada var olabilmeniz gerekiyor. Sadece ince topuklar, sürmeli gözlerden ibaret olmadığımızı anlatabilmek çok yorucu. Ama bugünün kadını (en azından benim tanıdığım kadınlar) çok güçlüler. Onlara öğretilen her şeyi red edip, varlıklarını ‘temize çeken’ inanılmaz güçleri var. Onlar hayatın da, şiirin de en tepesinde duruyor.

 Kendinize bir soru sormak isteseydiniz en çok neyi sormak isterdiniz?

 Hayatı böyle keyifle yaşayan biri olarak ama neden damıtılmış incecik bir ağrıyı yazıp durduğumu sorardım.

 Teşekkür ederim sorularıma verdiğiniz cevaplar için. Son olarak ne söylemek istersiniz?

Benim için sorularınızı yanıtlamak çok keyifliydi. Umarım okuyucu da benzeri bir keyfi yaşar. ‘Son olarak’ deyince paniğe kapıldım. Son olmasın. Söz çoğalsın. Bilmem kaç kişiyiz şu yeryüzünde şiir okuyan ama dilerim şiir hep kalsın. Yazan bilir ah, emeklerimizin karşılığı sadece okunmak…

 

Müjde Paralı Van Gorp kimdir

Müjde Paralı Van Gorp 1977 İzmir doğumlu. Çocukluğu Ege’de, ilk gençliği Ankara’da geçti. Yükseköğretiminin ardından 2002 yılında Belçika’ya yerleşti. Belçika’da Hollandaca, ardından sigortacılık eğitimi aldı. 2005 yılında bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı ve o zamandan beri aynı şirkette sigorta uzmanı olarak çalışıyor.

Ama bir taraftan hep yazdı. Öykü, deneme ve söyleşileri Oggito, Hayal, Çevrim Dışı İstanbul, Binfikir, Akrostiş, Çatlak Zemin, Orlando, Hişt Hişt ve online platformlarda yayımlandı. Eylül 2019’da River Voyegers Belgium, şair Nihat Özdal öncülüğünde düzenlenen Akrostiş Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Halfeti Şehir Konseyi ve Vlaams Fonds voor de letteren desteği ile düzenlenen etkinlikte, Belçikalı ve Türk şairlerle birlikte yer aldı. Bir süre Belçika’da iki dilli çıkarılan bir edebiyat dergisinde editörlük yaptı. Maddi koşullar yüzünden dergi bir süre yayın hayatına ara vermek zorunda kaldı. Ama o yazmaya hiç ara vermedi. Halen Binfikir düşünce platformunda yazmaya devam ediyor. Her ay yayımlanan metinleri Fransızca ve Türkçe dillerinde okuyucuya ulaşıyor.

İlk şiir kitabı ’Katlı Kapı’ Kanguru Yayınları’dan Haziran 2021’de, yine aynı tarihte çizim ve metnin birleştiği kısa öykülerden oluşan kitabı ’Ev Blues’ The Poet House’tan yayımlandı.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x