“Bir kızınız oldu.”
Bu cümle henüz ultrasonla cinsiyet öğrenmenin yaygınlaşmadığı dönemlerde kuralları erkeklerce belirlenmiş bir toplumda ne ifade ederdi ailelere? Sevinçle mi kucağa alınırdı kız bebek yoksa karalar mı bağlanırdı? Erkek yerine kız doğduğu için sevilmediği, itilip kakıldığı çok olmuştur o kızların. Dokuz ay karnında taşıdığı, her türlü eziyetli duruma katlandığı halde sırf aile içindeki konumunu zora sokuyor diye evladını kucağına alma mutluluğunu yaşamayan analar da olmuştur. Her ne kadar devir değişmiş kız çocuk, erkek çocuk kadar sevilir, istenir olmuşsa da toplumun bugün bile kadına uyguladığı baskı ve şiddet çok küçük yaşlarda başlamaktadır.
Çocukluktan genç kızlığa, genç kızlıktan kadınlığa adım atana kadar geçtiği evrelerde kendi kimliğini yaşamak yerine, egemen ideolojilerin belirlediği toplumsal kimliklere göre yaşamak zorunda bırakılan kaç kadın, “Dünyaya iyi ki kız olarak gelmişim.” diyebiliyor acaba? Kaç kadın, ataerkil ve geleneksel kalıplara karşı sürekli var olma savaşı vermekten mutlu?
Sadece toplumun değil, devlet otoritesinin de dizginlemek istediği kadın, gerçekte çok güçlü bir varlık. Bu gücünü eş, anne, evlat kimliklerinin yanı sıra ev hanımı, çalışan, arkadaş, dost kimliklerini de başarıyla taşımasıyla kanıtlar. Ne büyük başarıdır bunların hepsini aynı anda olabilmek. Bu kadar güce sahip olan kadın, erkek otoritesine baş kaldırma cesaretini de kendinde bulacağından eril anlayış; zeki, üretken, karar verici, içgüdüleri güçlü, sosyal yetenekleri gelişmiş kadını; tüketici, pasif, bir başkası üzerinden var olan cinsel bir objeye indirgemek ister. Böylece belli kalıplara hapsedip onu kontrol edebilmeyi umar. Kontrolü sağlayamadığı yerde şiddete başvurmaktan kaçınmaz ne yazık ki.
Kadının toplumdaki yerini iyileştirmeye ve siyasi haklarını elde etmesine yönelik yasal düzenlemeler 1930’lu yıllarda yapılmış olsa da 1950’lerden başlayıp günümüze gelen süreçte izlenen politikalar kadını hak ettiği yere oturtmamıştır.
Bu politikaları destekleyen bir başka yapı da medyadır. Medyanın kadına yaklaşımı, reyting ve tiraj kaygısıyla sorunlu ve olumsuz bir dilledir. Medya, kadını güçlü göstermek yerine ezik, hükmedilmesi gereken, bir erkeğe sırtını dayayıp asalak gibi yaşayan, karakter yoksunu profiller olarak sunmaktadır. Arada müşfik eş, fedakâr kadın, çocukları için kendinden vazgeçen anne temsiliyle yüceltir gibi yapsa da gerçekte egemen ideolojiye hizmet ederek kadını dar bir alana hapsetmeye çalışır. Kadının en trajik anlatımı ise üçüncü sayfadan günümüzde manşetlere taşınan şiddete uğramış halidir. Bu durumda medyanın kasıtlı olarak gerçekte olanı- güçlü kadın imajını- yansıtmaktan çok uzak olduğunu, daha çok kadını ikinci konumda göstermek isteyen bir zihniyeti inşa etmeye çalıştığını söylemek haksızlık olmaz.
Tüm bunlara rağmen inanıyorum ki kadınlar, var olma mücadelesinde yılgınlık göstermeden ilerleyecektir. Tabii bu, düzene kapılan, ataerkillikle baş edemeyen, geleneğe karşı koyamayan kadınların olmayacağı anlamına gelmez. Yükümüz bundan dolayı ağırlaşabilir. Ancak özgürlüğü tatmış, haklarının bilincinde, ne istediğini bildiği kadar neyi istemediğini de bilen kadınları hiçbir şey yolundan alıkoyamayacaktır. En güzeli de aynı düşünceleri paylaştığımız erkekleri yanımızda görmek olacaktır.












