Bir ülkede kadınlar kayboluyor, şüpheli şekilde yaşamını yitiriyor ve aradan geçen zamana rağmen gerçek hâlâ ortaya çıkarılamıyorsa; mesele yalnızca bir adli vaka değildir.
Mesele siyasidir.
Mesele, hangi hayatların korunmaya değer görüldüğüyle ilgilidir.
Bugün Türkiye’de kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri ve çocuklara yönelik suçlar toplumun gündelik hafızasına zorla yerleşmiş durumda. Her gün başka bir haberle uyanıyoruz. Bir kadının öldürüldüğünü, bir çocuğun istismara uğradığını, genç bir kadının “şüpheli” şekilde yaşamını yitirdiğini öğreniyoruz.
İnsan bazen durup gerçekten şunu soruyor:
Kalpler ne zaman bu kadar karardı?
Bir insanın yaşamı ne zaman bu kadar değersizleşti?
Ne zaman acılar birkaç saatlik gündeme dönüşüp unutulmaya başlandı?
Asıl korkutucu olan yalnızca ölümler değil; toplumun acıya alışmaya zorlanmasıdır.
Çünkü bir toplum, adalete olan inancını kaybettiğinde çürümeye başlar.
İnsan toprağı bazen çiçek ekmek için kazar.
Bazen bir ormanı büyütmek için.
Bazen de o topraklarda yaşamış medeniyetlerin bıraktığı mirasa ulaşmak için kazılar yapılır.
Ama bugün bu topraklarda insanlar, çocuklarını toprağa vermek zorunda kalıyor.
Ya da nerede gömülü olduklarını bulmaya çalışıyor.
Biz toprağa umut ekmek isterken;
Bize mezarlar, kayıplar ve karanlık dosyalar bırakılıyor.
İşte tam da bu yüzden bize dayatılan bu cani anlayışı reddediyoruz.
Kabullenmiyoruz.
Sessiz kalmıyoruz.
Çünkü hiçbir toplum çocuklarını toprağa vererek normalleşemez.
Hiçbir ülke kayıplarla yaşamaya mecbur bırakılamaz.
Bu yüzden bazı dosyalar yalnızca bir aileyi değil, bütün bir toplumu ilgilendirir. Gülistan Doku dosyası da, Rojin Kabaiş dosyası da böyledir. Çünkü bu dosyalar artık yalnızca iki genç kadının hikâyesi değil; bu ülkenin adalet sistemiyle, vicdanıyla ve hakikatle kurduğu ilişkinin aynasıdır.
Gülistan Doku yıllarca bulunamadı. Dosyası karanlıkta bırakıldı. Ortaya atılan iddialar, delil tartışmaları, çelişkiler ve suskunluk toplumun hafızasında derin bir yara açtı. Ancak bugün yaşanan gelişmeler, faillerin belirlenmesi ve tutuklanmaları bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlattı:
Hakikat gecikebilir.
Ama toplum susmazsa kaybolmaz.
Bugün aynı toplumsal vicdan, aynı ısrar ve aynı adalet talebi Rojin Kabaiş için yükseliyor.
2024 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi kampüsünde yürüyüş yapmak için evinden çıkan Rojin Kabaiş’ten günlerce haber alınamadı. Günler süren bekleyişin ardından cansız bedenine ulaşıldı. Geriye yalnızca büyük bir acı değil, cevapsız bırakılan sorular kaldı.
Ancak bu dosyayı bugün hâlâ ayakta tutan en büyük şeylerden biri, bir babanın vazgeçmeyen adalet arayışıdır.
Rojin Kabaiş’in babası, acının ve belirsizliğin içinde geri çekilmek yerine hakikatin ortaya çıkması için mücadele etmeyi seçti. Her açıklamasıyla, her çağrısıyla ve her direnişiyle toplumun vicdanına seslendi. Çünkü bazı babalar yalnızca evlatlarını kaybetmez; aynı zamanda adaletin peşinde ağır bir mücadeleyi de omuzlamak zorunda bırakılır.
“Kırık Terazi” belgeseli de tam olarak bu mücadelenin içinden doğdu.
Bir babanın susmayan sesi, bir annenin dinmeyen acısı ve arkadaşlarının büyüttüğü dayanışma; bu belgeselin hafızasını oluşturdu.
Aradan geçen zamana rağmen soruşturmanın toplum vicdanını tatmin edecek şekilde ilerlememesi, dosyanın hâlâ belirsizliklerle anılması ve kamuoyunun net bir açıklamayla karşılaşmaması; insanların zihnindeki şüpheleri büyütüyor.
Çünkü insanlar artık yalnızca sonucu değil, gerçeği bilmek istiyor.
Rojin Kabaiş dosyası münferit bir olay değildir.
Bu dosya; kadınların yaşam hakkı, genç kadınların güvenliği ve adaletin eşit işleyip işlemediğiyle ilgili toplumsal bir sınavdır.
Özellikle Kürt kadınlarını ilgilendiren dosyalarda ortaya çıkan sessizlik, ihmaller ve görünmezlik hissi toplumdaki kırılmayı daha da büyütüyor. Çünkü insanlar artık yalnızca adalet değil, eşit hukuk da talep ediyor.
Adaletin dili kimliğe göre değişmemelidir.
Bir annenin gözyaşı Türkçe ya da Kürtçe akmaz.
Acının dili olmaz.
Ama sessiz bırakılan acılar vardır.
İşte “Kırık Terazi” belgeseli tam da bu sessizliğe karşı çekildi.
Bu belgesel yalnızca bir ölümün hikâyesini anlatmıyor.
Kırılan adalet duygusunu anlatıyor.
Bir babanın tükenmeyen arayışını anlatıyor.
Bir annenin yarım kalan cümlesini anlatıyor.
Unutturulmak istenen bir hakikatin hafızasını taşıyor.
Bazen bir belgesel yalnızca sanat değildir.
Bazen bir belgesel, toplumun hafızasını ayakta tutan son tanıklıktır.
Rojin Kabaiş’in arkadaşlarının, kadınların ve vicdan sahibi insanların büyüttüğü dayanışma artık yalnızca bir yas değil; adalet çağrısıdır.
Bugün başta yargı makamları olmak üzere tüm devlet kurumlarına düşen sorumluluk açıktır:
Rojin Kabaiş dosyası etkin, şeffaf ve adil şekilde yürütülmelidir.
Tüm ihtimaller araştırılmalı, toplum vicdanındaki şüpheler giderilmeli ve bu dosya karanlıkta bırakılmamalıdır.
Çünkü cezasızlık yalnızca bir dosyayı değil, toplumun geleceğini de karartır.
Gerçekler gizlendikçe güvensizlik büyür.
Adalet geciktikçe öfke derinleşir.
Ve kadınlar yalnızca öldürülmez; aynı zamanda unutulmaya zorlanır.
Biz ise unutmamaya kararlıyız.
Rojin Kabaiş’e ne oldu?
Bu soru artık yalnızca bir ailenin değil, toplumun sorusudur.
Ve bazı sorular vardır ki cevabı yalnızca mahkemeler değil, bir ülkenin vicdanı verir.
Unutmamak, unutturmamak ve adalet talebini büyütmek için;
15 Mayıs saat 19.00’da Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde düzenlenecek “Kırık Terazi” belgeselinin ikinci galasında buluşalım.
Ayrıca belgeselimizin Avrupa Yakası gösterimi de 17 Mayıs’ta İstanbul Esenyurt’ta bulunan Gölge Sahne’de gerçekleştirilecektir.
Çünkü bazı dosyalar yalnızca hukuk meselesi değildir.
Bazı dosyalar, bir ülkenin vicdan testidir.












