Salı, Temmuz 14, 2026
Son Haber
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
  • Yazarlar
  • Manşetler
  • Son Haber Tv
  • Künye
No Result
View All Result
Son Haber
No Result
View All Result
Home Manşet Haberler

Kendini Pazarlayan İnsan

Mehmet Yeşiltepe by Mehmet Yeşiltepe
24/05/2026
in Manşet Haberler, Yazarlar
A A
0
Kendini Pazarlayan İnsan
0
SHARES
349
VIEWS
Share on FacebookShare on TwitterShare on Whatsapp Send Mail

Her yer pazar her şey meta olunca
İnsan, hem satıcı hem müşteri oldu.
Değerin yerini fiyat, yumruğun yerini klavye, eylemin yerini paylaşım aldı.
Eskiden insan, hayatın içinde mecbur kalınca yalan söylüyordu.
Şimdi klavyenin başında bütün gün kendine bile yalan söylüyor…

 

Görünürlük Çağı

Bir dönem insanlar yaptıkları işle, ürettikleri şeyle ya da ait oldukları topluluklarla tanımlanıyordu. Dijital çağda ise toplumsal değer giderek görünürlük üzerinden kuruluyor. İnsanların ne düşündüğü kadar ne denli görüldüğü, ne yaşadığı kadar bunu nasıl sunduğu önem kazanıyor. Görünürlük artık sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerin merkezinde yer alıyor.

Sosyal medya bu dönüşümün en yoğun yaşandığı alanlardan biri. Çünkü burada var olmak, sürekli dolaşım içinde kalmayı gerektiriyor. Fotoğraflar, fikirler, gündelik alışkanlıklar, politik tavırlar ve duygular; hepsi görünür hale geldikleri ölçüde değer kazanıyor.

Guy Debord’un yıllar önce yazdığı “Gösteri, imgelerin birikimi değil, insanlar arasındaki toplumsal bir ilişkidir.” ifadesi, bugün daha somut bir anlam taşıyor. İnsanlar artık birbirleriyle doğrudan değil, büyük ölçüde temsiller aracılığıyla karşılaşıyor. Profil fotoğrafları, hikâyeler, takipçi sayıları, kısa videolar ve yorumlar; kişinin toplumsal varlığının parçalarına dönüşüyor. Böylece hayatın kendisiyle onun sunumu arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Bu durum yalnızca bireysel davranışları değil, deneyimin yapısını da değiştiriyor. İnsanlar birçok şeyi yaşarken aynı anda nasıl görüneceğini düşünmeye başlıyor. Bir konser, bir tatil, bir yemek ya da gündelik bir an; çoğu zaman paylaşılabilir olduğu ölçüde anlam kazanıyor. Öyle ki bazen, kamera anının önüne geçiyor.

Walter Benjamin modern çağda teknik çoğaltmanın deneyimin özgünlüğünü aşındırdığını söylerken, henüz sosyal medya yoktu. Bugün ise çoğaltma, yalnızca teknik bir mesele değil; gündelik davranışın bir parçası. İnsanlar artık bazı anları hatırlamak için değil, dolaşıma sokmak için yaşıyor.

Bu görünürlük düzeni ilk bakışta, herkes konuşabiliyor, paylaşabiliyor ve kendisini gösterebiliyor düşüncesiyle demokratikmiş gibi değerlendirilebilir. Fakat görünürlük eşit dağıtılan bir imkan değildir. Zaman, estetik bilgi, teknik ekipman, dil becerisi, sosyal çevre ve kültürel sermaye bu alanın görünmez altyapısını oluşturur. Bazıları kendisini kolayca görünür kılabilirken, bazıları aynı çabaya rağmen arka planda kalır.

Türkiye’de bu mesele daha da ağır hissediliyor. Ekonomik güvencesizliğin arttığı, geleneksel yükselme kanallarının zayıfladığı bir ortamda görünürlük genç kuşak için bir fırsat alanı gibi algılanıyor. Sosyal medya hesabı kimi zaman özgeçmişin, kimi zaman vitrinin, kimi zaman da geleceğe açılan kapının yerine geçiyor.

Böylece görünürlük sıradan bir iletişim meselesi olmaktan çıkıyor. İnsanlar giderek kendi hayatlarına dışarıdan bakmaya başlıyor. Ne yaptıkları kadar nasıl göründüklerini de yönetiyorlar. Dijital çağın baskısı tam burada ortaya çıkıyor. İnsan artık yalnızca yaşamakla yetinmiyor; kendisini sürekli dolaşımda tutmaya çalışıyor.

 

Vitrindeki Hayat

Görünürlük çağında hayat giderek yaşanan bir şey olmaktan çıkıp sergilenen bir şeye dönüşüyor. Gündelik yaşamın akışı, kendiliğindenliğini kaybederek sunuma uygun parçalara ayrılıyor. Bir günün nasıl geçtiği kadar, nasıl göründüğü de önem kazanıyor. Hatta zamanla ikinci soru birincinin önüne geçiyor.

Bu dönüşüm en çok sıradan anlarda hissediliyor. Yemek yemek, yürümek, bir kafede oturmak, arkadaşlarla buluşmak gibi eylemler artık yalnızca yaşantının kendisi değil; aynı zamanda potansiyel içeriklerdir.

Burada Jean Baudrillard’ın simülasyon tartışması anımsanabilir; “Gerçek artık gerçekliğini yitirmiştir; gerçeğin yerini göstergeler almıştır.” Vitrindeki hayat tam da bu yer değiştirmeyi anlatır. Yaşanan şey, doğrudan bir deneyim olmaktan çok, temsil edilme biçimiyle anlam kazanır. Bir anın “olmuş olması” ile “görünmüş olması” arasındaki fark giderek silinir.

Bu nedenle insanlar, bir yere gitmeden önce orada ne çekeceklerini düşünür. Bir şey yaşamadan önce onun nasıl görüneceği planlanır. Deneyim, gerçekleşmeden önce kurgulanır. Böylece hayat, kendiliğinden akan bir süreç olmaktan çıkar; sürekli düzenlenen bir sahneye dönüşür.

“Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu” (1956) adlı eserinde Erving Goffman, gündelik yaşamı bir sahne performansı olarak ele alırken, bu sahne daha çok yüz yüze etkileşimlerin sınırları içinde işliyordu. Bugün ise dijital görünürlük rejimi nedeniyle sahne süreklilik kazanmıştır, ön ve arka sahne arasındaki ayrım giderek belirsizleşmektedir. Dinlenme, çalışma, eğlenme ve yalnız kalma gibi haller bile bu görünürlük alanının parçası haline gelmektedir. Perde artık neredeyse hiç kapanmaz.

Bu açıklık, kişisel alan ile kamusal alan arasındaki sınırı da zayıflatır. Özel olan, kamusal dolaşıma uygun hale geldikçe değer kazanır. Ama bu yalnızca dışsal bir baskı değildir; zamanla içselleşir. İnsan, kendiliğinden yaşadığı bir anı bile “paylaşmaya değer mi?” sorusuyla birlikte düşünmeye başlar.

Türkiye’de bu durum özellikle şehir yaşamında belirginleşir. Mekânlar, deneyimden çok görüntü üretme potansiyeliyle seçilir. Bir kahvenin tadı kadar, hangi estetik içinde göründüğü de belirleyici olur. Bu seçimler bireysel tercihler gibi görünse de aslında ortak bir görünürlük mantığı içinde şekillenir.

Böylece vitrin, yalnızca mağazalarda değil, hayatın kendisinde kurulur. İnsanlar sadece kendilerini göstermez; yaşam biçimlerini de düzenleyerek gösterir. Günlük hayat, yavaş yavaş düzenlenmiş bir sergi alanına dönüşür. Bu sergileme hali, deneyimin ağırlığını azaltır. Çünkü yaşamak, artık yalnızca yaşamak değildir; aynı zamanda izlenebilir ve sunulabilir olmak zorundadır. Ve bu zorunluluk, fark edilmeden bir alışkanlığa dönüşür.

Erdemin Metalaşması

Görünürlük mantığı içinde kimlik bir performans biçimine dönüşürken, bu performansın içeriği de giderek değişir. Artık yalnızca zevklerin, yaşam tarzlarının ya da kültürel tercihlerin değil; ahlaki ve politik tavırların da görünürlük alanına girdiği bir düzenden söz edilir. Bu noktada erdem, sessiz bir iç değer olmaktan çıkar; sergilenebilir bir niteliğe dönüşür.

İnsanlar neye inandıkları kadar, o inancı nasıl ifade ettikleriyle de konumlanır. Duyarlılık, etik farkındalık, politik hassasiyet ya da toplumsal meseleler karşısındaki tutum; giderek yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda görünür birer işaret haline gelir. Bir tavrın değeri, ne kadar paylaşıldığı ve ne kadar dolaşıma girdiğiyle ölçülmeye başlar.

Bu dönüşüm, ahlakı ortadan kaldırmaz. Ancak ahlakın işlevini değiştirir. Erdem, içsel bir yönelim olmaktan çok, dışarıya sunulan bir gösterge halini alır. Bu nedenle bazı etik pozisyonlar, içerik üretim mantığıyla uyumlu hale gelirken daha hızlı görünürlük kazanır.

Jean Baudrillard’ın simülasyon düşüncesine burada bir kez daha başvurabiliriz; “Gerçek artık temsilin içinde erir.” Erdem de bu temsil düzeninde giderek bir tür işarete dönüşür. Ne kadar “doğru” olduğu kadar, nasıl göründüğü de önem kazanır. Hatta zamanla görünme biçimi, içeriğin önüne geçebilir.

Bu durum özellikle dijital kültürde belirginleşir. Politik ya da etik bir meseleye dair tavır almak, aynı zamanda bir konum alma biçimidir. Fakat bu konum yalnızca düşünsel değil, aynı zamanda görünürlük açısından da değerlendirilir. Bir paylaşımın etkisi, taşıdığı anlam kadar ürettiği etkileşimle de ölçülür.

Bu nedenle erdem, istemeden de olsa bir dolaşım ekonomisinin parçası haline gelir. Duyarlılık ifadeleri, toplumsal sorunlara verilen tepkiler ve etik pozisyonlar; aynı zamanda birer görünürlük üretim aracına dönüşebilir.

Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramına göre egemenlik yalnızca zorla değil, rıza üzerinden de kurulur. Ancak bu rıza artık yalnızca kurumlar üzerinden değil, gündelik dijital pratikler üzerinden de yeniden üretilir. Neyin “duyarlı”, “bilinçli” ya da “doğru” sayıldığı, büyük ölçüde dolaşıma giren temsiller aracılığıyla şekillenir.

Zamanla erdem, bir tür sosyal sermaye gibi işlemeye başlar. İnsanlar yalnızca neye inandıklarıyla değil, neyi ne kadar görünür kıldıklarıyla da tanınır hale gelir. Bu da ahlaki alanı kapatmaz, fakat onu dolaşım mantığına daha açık hale getirir.

Bu süreçte birey, kendi etik duruşunu da dışarıdan izlemeye başlar. Ne hissettiği kadar, ne hissettiğinin nasıl göründüğü de önem kazanır. Böylece erdem, yalnızca bir içsel yönelim değil, aynı zamanda yönetilen bir görünüm haline gelir.

Algoritmaların İçinde Yaşamak

Görünürlük, kimlik ve erdemin giderek dolaşıma bağlı hale gelmesi, bu dolaşımın nasıl kurulduğu sorusunu akla getirir. Çünkü hiçbir içerik kendiliğinden görünür olmaz. Neyin öne çıkacağı, neyin geri planda kalacağı, büyük ölçüde görünmez bir seçme mekanizması tarafından belirlenir. Bu mekanizmanın adı algoritmadır.

Algoritmalar yalnızca teknik sıralama araçları değildir. Hangi içeriğin daha fazla insana ulaşacağını belirlerken aynı zamanda neyin “ilgi çekici”, neyin “değerli” sayılacağına dair bir çerçeve de kurarlar. Böylece görünürlük, yalnızca bireysel üretimle değil, sistematik bir dağıtım mantığıyla şekillenir.

İnsanlar ne yapmaları gerektiğini doğrudan söyleyen bir otoriteyle karşı karşıya değildir. Bunun yerine, ne yaparlarsa daha fazla görünür olacaklarını sezdikleri bir alan içinde hareket ederler. Bu sezgi, davranışı yönlendiren temel güç haline gelir.

Michel Foucault’nun iktidar analizinde belirttiği gibi modern iktidar, doğrudan yasaklayan değil, düzenleyen bir yapıya sahiptir. Dijital ortamda bu düzenleme, dikkat ve zaman üzerinden işler. İnsanların neye bakacağı, ne kadar süre bakacağı ve neyi önemseyeceği sürekli olarak optimize edilir.

Bu nedenle algoritmalar yalnızca içerikleri değil, ilgiyi de biçimlendirir. Bir şeyin ne kadar görünür olduğu, onun ne kadar ilgi çektiğini belirler; aynı zamanda neyin ilgi çekmeye değer olduğuna dair bir alışkanlık üretir.

Bu döngü içinde birey, kendi davranışını da sürekli ayarlamak zorunda kalır. Ne zaman paylaşım yapılacağı, hangi tür içeriklerin daha fazla etkileşim aldığı, hangi kelimelerin daha hızlı yayıldığı gibi bilgiler, gündelik üretimin parçası haline gelir. İnsan, fark etmeden kendi ifadesini bu görünmez ölçütlere göre şekillendirir. Sonuçta algoritmaların içinde yaşamak, yalnızca bir platform kullanma hali değil; davranışın, dikkatinin ve ifadesinin sürekli olarak yeniden ayarlandığı bir yaşam biçimine dönüşür.

Kendisini Yöneten İnsan

Algoritmaların görünmez düzeni içinde davranışın sürekli ayarlanması, zamanla dışsal bir zorunluluk olmaktan çıkar ve içsel bir alışkanlığa dönüşür. İnsan artık yalnızca yönlendirilen bir özne değildir; aynı zamanda kendisini yönlendirmeyi öğrenmiş bir varlıktır. Bu yönlendirme, emirlerle değil, ölçütlerle işler.

Ne zaman konuşulacağı, neyin paylaşılacağı, ne kadar görünür kalınacağı gibi sorular, dışarıdan dayatılan kurallar olmaktan çok, içselleştirilmiş hesaplama biçimlerine dönüşür. İnsan kendi davranışını, olası etkileri üzerinden değerlendirmeye başlar. Bir ifade, önce doğru olup olmadığıyla değil, nasıl karşılık bulacağıyla ölçülür.

Bu durum, kontrolün dışarıdan içeriye kayması anlamına gelir. Artık bir otoriteye ihtiyaç duymadan da davranış düzenlenebilir. Çünkü ölçütler zaten yerleşmiştir. Beğeni, izlenme, paylaşım, görünürlük gibi göstergeler, bireyin kendi karar mekanizmasına dahil olur.

Byung-Chul Han bu tür bir yapıyı performans toplumu üzerinden tartışır. Ona göre modern özne, dışsal baskıdan çok içsel bir üretim zorunluluğu altında yaşar. İnsan kendisini sürekli geliştirmesi, optimize etmesi ve görünür kılması gereken bir proje gibi görmeye başlar.

Bu proje mantığı, yalnızca çalışma hayatını değil, gündelik yaşamın tamamını kapsar. Dinlenme bile üretkenlik açısından değerlendirilir. Sosyal ilişkiler, kişisel gelişim, boş zaman ve hatta duygular bile yönetilmesi gereken alanlara dönüşür. Böylece yaşam, sürekli iyileştirilmesi gereken bir süreç gibi algılanır.

Bu bağlam içinde kendini yöneten insan, aslında kendi yönelimlerini sistemin görünmez ritmine uyarlayan insandır. Kendi kararlarını alır, fakat bu kararlar çoğu zaman zaten belirlenmiş bir zeminin içinde kalır. Böylece özgürlük, biçimsel olarak genişlerken içerik olarak daralır.

Aynı zamanda bir fırsat alanı gibi çalışan sosyal medya, sürekli bir rekabet üretir. Kim daha görünür, kim daha etkili, kim daha çok etkileşim alıyor soruları, gündelik davranışın arka planına yerleşir. İnsan, yalnızca başkalarıyla değil, kendi potansiyel görünürlüğüyle de rekabet eder.

Böylece özne, dışarıdan yönetilen bir figür olmaktan çıkıp, kendisini sürekli ölçen ve yeniden kuran bir yapıya dönüşür. Kendi davranışını izleyen, değerlendiren ve ayarlayan bir iç mekanizma oluşur. Ve bu mekanizma zamanla doğal bir refleks haline gelir.

 

Performans Olarak Varoluş

Görünürlük çağında ortaya çıkan tablo, tek bir değişimle açıklanamayacak kadar boyutludur. İnsan artık yaşayan bir özne olmanın yanında kendisini sürekli olarak yeniden sunan, düzenleyen ve dolaşıma sokan bir varlıktır. Bu nedenle varoluş, giderek bir “olma” halinden çok bir “görünme” pratiğine dönüşür. (“Sahip Olmak ya da Olmak” diyen Erich Fromm’un kulakları çınlasın…)

Bu dönüşümün en belirgin sonucu, yaşam ile onun temsili arasındaki sınırın silikleşmesidir. İnsan, deneyimlerini yalnızca yaşamakla yetinmez; onları aynı anda birer anlatıya, birer görüntüye ve birer veri akışına dönüştürür. Böylece hayat, kendiliğinden akan bir süreç olmaktan çıkar; kesintisiz biçimde düzenlenen bir sunuma yaklaşır.

Bu noktada performans kavramı yalnızca sahneyle ilgili bir benzetme olmaktan çıkar. Performans, gündelik hayatın temel mantığı haline gelir. Yaşanan ile gösterilen, hissedilen ile sunulan arasında sürekli bir gerilim oluşur. Bu gerilim aynı zamanda bir yorgunluk üretir. Çünkü görünürlük, süreklilik talep eder. Bir kez görünmek yeterli değildir; görünür kalmak gerekir. Bu da yaşamı, bitmeyen bir güncelleme sürecine benzetir. İnsan kendisini ifade etmekle kalmaz, kendisini yeniden üretir. Ancak bu tablo yalnızca dışsal bir baskı olarak okunamaz. Görünürlük rejimi, aynı zamanda arzular üzerinden işler. İnsanlar görülmek ister, anlaşılmak ister, onaylanmak ister. Bu istekler, dijital sistemlerin teknik yapısıyla birleştiğinde, performans mantığını içselleştirilmiş bir davranış biçimine dönüştürür. Böylece dışarıdan dayatılan şey, içeride yeniden kurulur.

Yine de bu yapının tamamen kapalı ve kaçınılmaz olduğu söylenemez. Performansın yoğunlaştığı her yerde, onun sınırlarını fark etme imkânı da ortaya çıkar. Görünürlük talebinin hızlandığı bir düzende, görünmez kalma arzusu da anlam kazanır. Yavaşlık, sessizlik ve paylaşmama hali, otomatik biçimde bir direniş değilse bile, en azından bir başka seçenek önerir.

Sonuçta performans olarak varoluş, ne tamamen bir kayıp ne de bütünüyle bir kazanımdır. Bu, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve sistemlerle kurduğu ilişkinin yeniden biçimlendiği bir “ara alan”dır. Bu alanda özne hem kurulur hem çözülür; hem görünür olur hem de görünürlüğün içinde kaybolur.

Dolayısıyla asıl mesele, görünürlüğün tamamen reddi ya da bütünüyle kabulü değildir. Mesele, bu görünürlük içinde neyin yaşandığını, neyin temsil edildiğini ve neyin sessizce dışarıda bırakıldığını fark edebilmektir. Çünkü ancak bu farkındalık, performansın mutlak bir zorunluluk değil, üzerinde düşünülmesi gereken bir düzen olduğunu hatırlatabilir. Belki de bugün özgürlük, bütünüyle görünmez kalabilmekte değil; ne zaman görünür olduğuna, neyi paylaştığına ve hangi anları kendine sakladığına bilinçli biçimde karar verebilmekte ortaya çıkar. Böylece insan, yalnızca kendisini sergileyen bir özne olmaktan çıkar; kendi görünürlüğüyle kurduğu ilişkiyi de sorgulamaya başlar.

Tags: Mehmet Yesiltepe
Previous Post

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: MUTLAK BUTLAN DARBESİNİN ANALİZİ

Next Post

Bilgi Üniversitesi için geri adım: Kapatma kararı kaldırıldı

Mehmet Yeşiltepe

Mehmet Yeşiltepe

1960 yılında Antakya’da dünyaya geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi mezunu. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıyor. Ayrıca Nasıl Yapmalı, Kadın Sevgi Özgürlük, Direniş ve Umut Odağı Haziran, Yabancılaşma, Dünyaya ve Ülkeye Sınıfsal Bakış adlı kitapları yayınlandı.

Yazarın Diğer Yazıları

Ahmet Telli’nin Ardından
Manşet Haberler

Ahmet Telli’nin Ardından

12/07/2026
Platon’dan Saramago’ya Bilinçli Körlük
Manşet Haberler

Platon’dan Saramago’ya Bilinçli Körlük

27/06/2026
Burjuva Siyaset Neden Kirlidir?
Manşet Haberler

Burjuva Siyaset Neden Kirlidir?

31/05/2026
ANNELİĞİN EKONOMİ POLİTİĞİ
Manşet Haberler

ANNELİĞİN EKONOMİ POLİTİĞİ

10/05/2026
Diyalektiğin Vurulması ve Çözüm için Yöntemsel Adres
Manşet Haberler

Diyalektiğin Vurulması ve Çözüm için Yöntemsel Adres

29/04/2026
Sanat, Anlam ve Siyaset
Manşet Haberler

Sanat, Anlam ve Siyaset

24/04/2026
Next Post
Bilgi Üniversitesi için geri adım: Kapatma kararı kaldırıldı

Bilgi Üniversitesi için geri adım: Kapatma kararı kaldırıldı

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Deniz Göktaş için uluslararası dayanışma çağrısı: platFORUM imza kampanyası başlattı

Deniz Göktaş için uluslararası dayanışma çağrısı: platFORUM imza kampanyası başlattı

by Sonhaber
14/07/2026
0

Avrupa merkezli sivil girişim platFORUM, ifade ve sanat özgürlüğüne yönelik ihlallere dikkat çekmek amacıyla Change.org üzerinden uluslararası bir imza kampanyası...

Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: ABD İran’ı vurdu, Tahran Körfez üslerini hedef aldığını duyurdu

Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: ABD İran’ı vurdu, Tahran Körfez üslerini hedef aldığını duyurdu

by Sonhaber
14/07/2026
0

ABD ile İran arasındaki askeri gerilim Hürmüz Boğazı ve Körfez ülkelerine yayılarak tırmandı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Başkan Donald...

Magyar’dan Erdoğan’ın NATO hediyesine gönderme: Herkes tabanca vermez

Magyar’dan Erdoğan’ın NATO hediyesine gönderme: Herkes tabanca vermez

by Sonhaber
14/07/2026
0

Macaristan Başbakanı Péter Magyar, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Ankara’da düzenlenen NATO Liderler Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisine hediye...

Trump: İran’la anlaşma hâlâ mümkün

Trump: İran’la anlaşma hâlâ mümkün

by Sonhaber
14/07/2026
0

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la gerilime ilişkin yeni açıklamalarda bulundu. Oval Ofis’te düzenlenen imza töreninde basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Trump,...

Arşivler

  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Reklam
  • Gizlilik Politikası
  • İletişim
  • Söyleşi / Podcast
  • Kitap Önerileri
  • Öykü
  • Manşetler
  • Dosyalar
  • Arşiv

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik

No Result
View All Result
  • ANA SAYFA
  • İSVİÇRE
  • TÜRKİYE
  • DÜNYA
    • AVRUPA
    • ORTADOĞU
    • ASYA
    • AMERİKA
    • AFRİKA
  • YAZARLAR
  • POLİTİKA
  • EKONOMİ
  • SÖYLEŞİ
  • YAŞAM
    • EĞİTİM
    • SAĞLIK
    • KADIN
    • LGBT
    • EMEK DÜNYASI
    • Podcast / Röportaj
  • SANAT
  • BİLİM
  • EKOLOJİ
  • FORUM
  • Languages

© 2026 Sonhaber / Bağımsız, doğru , gerçek habercilik